Bilgi paylaştıkça çoğalır

Çocukluğumda bana okunan hikayeleri anımsamıyorum. Elbet, annemin sesinin sevecenliği, sesinin üstümü örtüşü, başımı okşayışı hep taptaze. Uyuduktan sonra çıkagelen o düş furyası… Bir yandan annem bir yandan gece… Fakat; ne kahramanları çıkartabiliyorum ne de onların neler yaşadıklarını. Yirmi üç yaşındayım. Tüm o hatırlayamadığım kahramanları onurlandırmak adına, annemin sesinin sevecenliğiyle, bugünlerde, bir çocuk kitabı düşmüyor elimden: Küçük Kara Balık! Bakmayın “çocuk kitabı” dediğime! Hemen şimdi, elinize alın, okumaya başlayın. On sene sonra yeniden okuyun. Her seferinde sizi başka bir yere götürecektir, doğru; fakat her okumanızın ortak bir noktası olacağını düşünüyorum: Annenizin sesi hala taptaze!
Gelgelelim ki, dünya üzerinde iyi bir şeyler yapmaya çalışan birçok insanın, öncelikli bir kaygısı var: Yaşamak…

Samed Behrengi, 29 yaşında Aras Nehrinde boğularak öldü. Bunun bir kaza olmadığı kuvvetle muhtemel ya da bana öyle geliyor, bilmiyorum. O’nun ölümüyle başlamak istedim; çünkü iyi bir şeyler yapmaya çalışan birçok insanın ikinci bir kaygısı daha var: Yaşatmak…
Tebriz’in Çerendab (Güney Azerbaycan) mahallesinde dünyaya geldi. Yıl 1939’du. İlkokulu bitirdikten sonra Tebriz Öğretmen Okulu’nda öğrenim gördü. Köy okullarında öğretmenlik yaparken bir yandan da Tebriz Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne devam etti ve buradan mezun oldu. Azeri halk masallarından çok etkilenen Behrengi, bu masalları derledi. Ardından Farsça’ya çevirdi. Tahran’daki edebiyat çevrelerinin dikkatini çekmeyi başarmıştı. Makalelerinde ve öykülerinde “Şah Yönetimi”ni, eğitim sorunlarını konu aldı, eleştirilerde bulundu. Kısacası, insanları “insan gibi yaşatmak” istemesinden dolayı öldürüldü. Yıl 1968’di.
Küçük Kırmızı Balığın Yarım Kalan Hikayesi
Banyoda saçlarımı düzeltip dışarı çıktım. “Bu bir merasim” derdi Aynalı, “tekerrür eder.” Bir o yana bir bu yana döner dururdu mahallede. Bazıları ona acır bazıları eğreti bakardı. Oysa Aynalı, sıyrılmıştı tüm o karşılık beklenen iğrenç “iyiliklerden”, o kokuşmuş yalancı gülümsemelerden… Döner dururdu işte mahallede. Onun için bu bir merasimdi! Hızlı adımlarla yanına varıp onunla birlikte yürümeye başladım. Bir ara bana baktı, yola baktı. Yeniden bana baktığında samimiyetimi sezdiğini düşündüm. Yanımızdan gelip geçenlerin ilginç bakışları ile birlikte yürümeye devam ettik. Saatlerce…
Karanlık çökmeye yakın mırıldandı: “Kontrol vakti! Kontrol! Kontrol!” Bir anda elimden tuttu, irkildim. Şaşkınlığımdan sıyrılır sıyrılmaz ben de elini sıkıca tuttum. Yürüdük. Köşebaşına vardığımızda Aynalı, uzunca mahalleye baktı. Sağı solu pürdikkat kolaçan etti. “Yok! Kimse! İyi!” Birdenbire terk edilmiş bir konağa dalıverdik. Ahşap, çıtırdayan merdivenlerden yukarı çıktık. Bir şeyler sayıkladı Aynalı: “Ben! Bekçi! Ben! Nöbet!” Cebinden anahtarları çıkartıp bir odanın kapısını açtı. Ağır bir koku… Tam karşımızda duran her yanını örümcek ağı sarmış, oldukça eski bir şifonyere doğru yürüdü. Üzeri simsiyah bir bezle örtülmüş ne olduğunu kestiremediğim bir cisim aldı eline. Açıverdi örtüyü. Neredeyse ağlayacaktım. Neredeyse tüm yalanları sökülüverdi içimden dünyanın! “Deprem! Ondan! Her şeyi sıkı tutmak! Ondan!” dedi.
Aynalı, 1999 Ağustos depreminden sonra akli dengesini kaybetmişti. Tüm mahalleli biliyordu bunu; fakat sonraları daha fazlasını 76 yaşındaki Ali Amcadan öğrendim: O konakta otururmuş Aynalı. Tüm yakınlarını depremde kaybetmiş. İşte şimdi daha iyi anlıyorum. Depremden bu yana eline neyi alsa sıkıca tutmuş Aynalı. Alışkanlık mı denir buna, ne denir, bilmiyorum.
Açıverdi örtüyü Aynalı: Bir fanus içerisinde Küçük Kırmızı Balık!

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın