Bilgi paylaştıkça çoğalır

“Aramızdaki bağ seni hala duymamı sağlıyor. Biz nasıl bağlandık birbirimize diye sorgularken aklıma geliyor.
Ay ışığı örterdi üstümüzü ya da hoş bir rüzgar dokunur, öylece ben yüzüne bakar ve sen bakışlarınla göğü tarardın…”

‘Ben niye konuşamıyorum?’

Uyandığında ilk sözü bu oldu. Yazmıyordu, çizmiyordu, izlemiyordu ve duymuyordu haliyle. Kendine bir ‘kumbara’ gibi davranmaya başladığının farkına vardı. Kaybolmak değildi yaşadığı aslında. Haritaya bakacak olsa her zaman nereye gideceğini bilirdi. Nefes alıyor fakat bunu bilmiyormuş gibi davranıyordu. Belli ki bunu göremeyecek kadar doluydu hafızası. Hafıza diyorum çünkü en çok bundan yakınıyor; eli sürekli ensesinde. Ağrısından hiç şikayet etmeden halinden memnunmuş gibi.

‘Bu sefer konuşacağım!’

Yaklaşık on gündür dışarı çıkmadığı için yerinde duran pardesesünü giymeye çekinmedi. Aslında nereden bakarsan bir aydır aynı şeyi giyiyordu. Kim fark edecekti ki, nasıl olsa onu tanıyan biri yoktu dünyasında. Yolda yürürken yaşamını düşündü. Kara bir delik tarafından yutulmuş olan bir kuyruklu yıldıza benzetti kendisini. Bir şövalyeyi hayal etti. Gündüzleri ihtişamından geçilmeyen, geceleri yıldızlara tutkun bir asker… O askerin bir gece göğü izlerken, en çok sevdiği yıldızın kara bir delik tarafından yutulduğunu ve ağlarken onu kimsenin görmemesi için zırhını giydiğini düşündü… Bir rüzgar esti ve kendine geldi! ‘Yuh kaç sokak geçmişim!’ Kendini daha fazla duymamak için dinlediği şarkının sesini açtı. Dikkatini toplamasını ancak bu şekilde sağlayabilirdi…

İçeriye girdiğinde her zaman oturduğu yeri kesti, evet kimse yoktu. Rahatlamış bir şekilde nefes verdi. Genelde bir şeye odaklandığında nefesini tutardı. Düşünmemek için çalan şarkıya tutunmaya çalıştı.
“-Seninle aramızdaki bu bağ nasıl kopar?
+Bunu bilmiyorum…
-Bilmemen ne güzel sevgilim.”
Sigaraya bırakmaya çalışan insanla aynı süreçten geçiyordu sanki. Düşünmemek! Nasıl bir şey derken masanın aşınmış noktasına takıldı gözü… Tam o esnada masaya biri yaklaştı:
-Merhaba buraya oturabilir miyim? (Boş sandalyeyi göstererek) Sadece bakmakla yetindi.
Bokeh: ‘Ne kadar kalabalık burası?’
Bokeh, sanki hiç bilmediği bir yere ışınlanmış gibi davranıyordu.
‘Evet bu saatlerde burası hep böyledir. Bir şey içmiyor musun?’
Utanarak önüne baktı, ‘Evet içeceğim.’

Mayday’in masasına gelmeden önce onu tam olarak on dakika boyunca incelediğini bilmiyordu. İçkileri gelene kadar tek bir kelime dahi konuşmadılar. Bokeh zaten konuşkan biri değildi. Mayday iyi bir izleyici olmasına rağmen, bu ilginç kişilikle tanışmak için can atıyordu. Daha fazla zaman kaybetmedi:
Mayday: -Ne zamandır buradasın?
Bokeh: -4 aydır.
Mayday: -Sürekli buraya mı gelirsin?
Bokeh: -Evet.
Mayday: -Neden kısa cümleler kuruyorsun?
Bokeh: -Uzun düşünüyorum…
Mayday: -Ben, Mayday bu arada. Sen?
Bokeh: -Bokeh…

Anlamsız bakışlara maruz kaldıkça daha çok zorlanmaya başladı. Mayday’da ise durum daha çok çekici hale gelmişti. Konuşmak ve konuşturmak için can atıyordu, farkındaydı Bokeh’te olan birikimin.
Mayday: -Düşünürken hep masanın aşınmış bir köşesine mi bakarsın?
Bokeh: -İnsanlar üzerinde deney yapan bir doktor musun ya da bir sosyolog…
Mayday: -Hayır hayır. Sadece ilgimi çektin.
Bokeh: -O zaman bir eşcinselsin…
Mayday: -Sen niye bu kadar ürkeksin?
Bokeh: -Soru sormadan konuşabiliyor musun?
Mayday: -Kısa cevaplar vermezsen konuşabilirim.
Bokeh: -Hiç arı kovanını bir çubukla karıştırdın mı?
Mayday: -Hayır da neden böyle bir şey sordun şimdi anlayamadım.
Bokeh: -Sonra arılar o çubuk sokanın başına üşüşüp sokuyorlar, hatta sanırım onlarcası birden aynı anda. (Gülerek)
Mayday: -Espri anlayışına hayran kaldım.
Bokeh: -Hadi oradan!

Bir asker ve bir şövalyenin arasında tek bir fark vardır: Zırh. Hiçbir hikayede bir şövalyenin ağladığını yazmazlar. Çünkü bunu kimse görmedi. Bokeh, Mayday masasına gelene kadar kendi halinde bir asker iken, birden zırhını kuşanmak zorunda kaldı…

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın