Bilgi paylaştıkça çoğalır

O, sıkıntının en çok yaraştığı insandı. Sevincin aşağılayıcı bönlüğünden kendini korurdu hep. O yüzden severdi sıkıntıyı.
Kendisini kutsal bir bahane olarak tanımlardı. Kendi kendisinin sığınağıydı adeta, öyle derdi.
Olumsuzluğun büyük değişimlere yön verdiğine öylesine inanmıştı ki…
Düpedüz ve kupkuru olarak nitelediği hayatının, herkesinkinden ayrı bir özellik taşımamasının ona değişik bir haz verdiğini söylerdi.
Babasıyla geçirdiği vakitler sınırlıydı. Toplasa birkaç yıl belki tutardı.

Çocukluğundan bahsederken çok canı sıkılırdı. Şiirini, çocukluğuyla birlikte anlatmaya hep ters düştü.

Hiçbir zaman çalışkan bir öğrenci olmadı. Buna rağmen hiç de sınıfta kalmadı. Tüm dersler sıkardı onu. Hele cebir, geometri… Öbür derslerden çok farkı yoktu ama edebiyatı ve Fransızcayı severdi biraz. Edebiyat hocalarının en iyi öğrencilerindendi. Sene başında, okul için alınan edebiyat kitaplarını bir solukta okur, bitirirdi. Hocaları kitap dışından bir şey anlatmazdı çünkü.

Zaman zaman sevdiği yazarlardan bahsederdi. Balzac ve Gorki‘yi severdi mesela.

Şiire ne zaman ilgi duymaya başladığını tam hatırlamasa da on dört, on beş yaşlarına özellikle değinirdi.

Şiirleri hiçbir zaman açıklığın adresi olmadı. Ne kadar gizliyse o kadar kendisi oluyordu. “Ne kadar gizli olursa, o kadar gizli”ydi.

Şiirlerindeki aşkın soyut olduğunu söylerdi. Yaşadığı şeyden ziyade, şiirin konusu olarak vardı kimi aşkları…

O, bu ülkenin şiir okuyucularının azaldığına değil, yeni bir tür okuyucusunun geliştiğine inandı hep. Şiir niceliğini yitirmemişti, sadece değişime uğramıştı. Ona göre şiir, halen görevini yapmaktaydı.

Kendisine kişilik nedir diye sorulduğunda “Mükemmellikten kaçınmaktır.” cevabını vermişti.

Sevilmediğini sandığı yahut sebepsiz bir duyguya kapıldığı zamanlarda asla şiir yazmazdı. İnsanın hayatındaki sarsıntıların kendisine bir güncellik katacağından bahsederken kendi şiirinden bahseder gibiydi…

Yaşlılığın kaçınılmazlığı onun için korkuyu ortadan kaldırıyordu. Fakat o, 50 yaşına geldiğinde umutsuzdu.

Turgut Uyar’dı bu adam… Var olan ve var olabilecek tüm sarsıntılarına şükrederek hayatındaki dayanıklılığı sağlayabilmiş olan o adam…

“30 Temmuz’dan başlayarak yavaşça ölmeye hazırlanan Turgut Uyar’ın yatak odasına bu yüzden sıkça uğramam şart. Her gün yoklamaya gelen onlarca dostundan bazıları, verilen serumun hastanın bütün gereksinimlerini karşıladığı fikrinde değiller. Sevap işleme telaşıyla mıdır nedir, bana çaktırmadan birer kaşık su döküyorlar ağzına. Oysa artık çalışan tek organ, kalp. Bir öksürük nöbeti, kesin ölüm demek. Kişinin çaresizlik anlarında hurafelere ya da dine sarılması belki doğaldır. Neyse ki Turgut Uyar o tür aydınlardan değil. O kadarına değil ki, derin bir komada olduğu halde ağzına sokuşturulan suları yutmuyor her nasılsa; bazı geceler ağzını boşaltmam gerekiyor.” Tomris Uyar, 1985, Ağustos 

Göğün maviliğine daldığımız duraklarımızda beklerken, tuttukça güçlendiğimiz ellere hasretimiz vardı. Su yürümek, güneş bilmek gibiydi kimi anlarımız. Karanlığın bir şey olduğunu biliyorduk artık; duygularımıza değen terli bir karanlıktaydık… Kimsesiziz diyorduk bazen belki ama umudumuz olduğunu da ekliyorduk hemen ardından. Aslında ne iyiydik ne de kötü. Sadece elimizi kahve kokulu sahillere vermek istiyorduk. Ve biliyorduk ki, insan sadece sevdikçe iyileşiyordu…

“Hayatta ve şiirde ‘hazırlıksız’ dışlamalardan yana olan dostum Turgut Uyar’ı saygıyla anıyorum.” diyen Tomris Uyar gibi, ölümünün 29. yılında, sevgi, saygı ve özlem ile…

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın