Bilgi paylaştıkça çoğalır

Aslına bakarsan, buraya ne seni, ne de sana dair düşüncelerimi yazacaktım. Ama nasıl bir hissiyattır ki buna dayanamadım. Aldım elime kalemi, oturdum bir köşe başına. Geçirdim başıma şapkamı. Kendimi, seni yazıyor olarak buldum. Yazmasaydım eğer, deli olacaktım.

Şu an üzerinde oturduğum yer aslında senin yerin. Ben böyle diyorum. Çünkü seni yanımda bulamıyorsam, gittiğim her yerde; soluklandığım her sokak kaldırımında, yolunu gözler gibi bekleştiğim her istasyon peronunda elbet biliyorum ki sen de varsın. Bunlar öyle tuhaf hisler ki; kalbimin bir damağı olsaydı eğer, bu hislerin tadından asla vazgeçmek bilmeyecekti. Buna kalıbımı basarım.

Etrafımda cansız göl mahlukları, birbirinin gözlerine büyük bir alaka ile tanışıklık eden sevgililer, biraz irice olanın peşinde -sanırım anneleri-, her an bir aksilik gelecek başıma tedirginliği yaşayan ördek yavruları var. İşte bak, şu pek bir yaramaz olanı. O ne atik hareketler öyle! Şaşılacak şey doğrusu.

Sevgi Adası karşımda, misafir çocuğunu kıskanmış bir çocuğun masumluğunu yaşıyor. Toroslar, gidilip de asla ulaşılamayacak gibi görünen bir zirve köyünün belli belirsizliğini, göl üzerinde yüzüyormuşçasına yaşıyor. Üzerimde yarım daireler çizip uzaklara; oradan da tekrar şehrin ayaklarına seyir eden martılar benden bir alacaklı sanki. Senden bihaber böylece oturup, tedirgin gözlerimin sığınacak bir dost limanı aradığı bu kayalar arasında, sevgilim, öncelikle seni düşlüyor, özlüyorum. Zihnimde tasvir ettiğim bembeyaz ellerin, birer pamuk demetini saran başı yazmalı, altı şalvarlı Çukurovalı bir ırgat kızının ellerinden o kadar naif, o kadar birbirini sevmiş ki. İşte ne zaman gözlerim seni arasa, önce o ırgat kızının ellerini düşler; sonra senin ellerine hiçbir kötülüğün, azgınlığın, kendini bilmezliğin yanaşamayacağı bir kuyuda yalnızca ikimizi düşlerim. Bu kuyu ki, oluklarından aşağı önümüze güneşin kızıl saçları serilir. Ay öyle bir dolgunlukta parıldar ki siyahlar giyinmiş gökyüzünde… Orada olsak deriz, ayın hemen üstünde.

Ah sevgilim… Seni şu şehirden de, yüreksiz insanından da, şu saçlarının arasına kendisine bir yuva edinmek isteyen ikindi esintilerinden de, okullu çocukların çiçekler boyu koşuşturduğu, akşam güneşinin son çare ışıklarını savurduğu o kedersiz, tasasız, eşsiz bir ruh haline bürüneceğim köy yollarından bile kıskanırım. Hiç farkında değilmişiz de zaman adeta bir akarsu olmuş, geçip gitmiş. Bu zamanın insanlarında ne birer bardak çay sohbetinin sıcaklığını buluyor, ne de içimdeki durulmak bilmez insan sevgisini, yanaklarında yeşerecek büyülü bir gülümseme ile kendi içine alıp onu büyütecek bir insanoğlu tanıyorum.

Bütün her şeyden; pamuk şekercilerden, göl kenarına ip gibi dizilmiş salepçilerden, sürekli bir yerlerde önünden geçtiğimiz düzenbaz falcılardan, yoğurduna fazladan su karıştırıp ayranını pahalıdan satan meşrubatçılardan, bir başkasına; giydiği ayakkabısından, içtiği sigarasından yola çıkıp bir değer verme kriteri koyan bütün değer bilmez değersizlerden… Hepsinden birer birer kaçmak,  uzaklara, yalnız senin ve benim havasını soluduğu, pınarlarından aşağı iştahlıca akan suyundan içtiği yemyeşil diyarlara kaçmak istiyorum. Zamandan haberimiz olmadan yaşaya duralım. Bunda ne var? Saatimize bakıp vakti öyle anlayacağımıza, neden o vakti güneşin görkemli dansından anlamıyoruz? Bırak da böylesine bir egoistliği hiç düşünmeden yapayım sevgilim. Ha sevgilim?

Ve ayrıca sevgilim. Ayrıca.. Lütfen bu kadar güzel bakma bana. Ellerini çenenin altına öylece koyup, o güzel gözlerine bir tatlı hüznü ve neşeyi karıştırıp bakma. Yoksa beni aşkından çıldırtacaksın.

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konuSürgün
Sonraki konuHayatın Neresinden Dönülse Kardır
ama arkadaşlar iyidir. (tabutta rövaşata-1996)

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın