Bilgi paylaştıkça çoğalır

Banu Özyürek’in ilk kitabı “Bir Günü Bitirme Sanatı” birbirinden farklı tarzlarda yazılmış 11 güzel öyküden oluşuyor. Organik İnsan ailesi olarak bu kitabı okuduk, ona aşık olduk ve okumayan kalmasın diye Banu Özyürek’e sorduk soruşturduk!

Röportaj sorularına verdiği samimi ve düş gücümüzü harekete geçiren cevaplardan dolayı teşekkür ediyor ve sizleri kendisiyle baş başa bırakıyoruz!

1- Nursem Banu Özyürek… Sizi yazar olmaya iten güç neydi? Bir Günü Bitirme Sanatı nasıl gelişti?

Pek çok şey ama temelde bir tür boşluk, açlık ve huzursuzluk duygusu; büyük bir bilinmezin içinde bazı şeyleri ele alabilme ya da karanlıkta yoklayarak dokunabilme isteği. Duras, yazının içimizdeki yabancıya ulaşma arzusu olduğunu söylemiş. Kendi çabamı buna yakın buluyorum. Benim ben’lerindeki, senin sen’lerindeki tohumları, ilişkilerimizin, aramızdaki dilin yani kurduğumuz dünyanın matematiğini görme isteğini de ekleyerek. Yazıda gündelik hayatın ötesinde bir şeyin sorusu, belki cevabı, yolu, ihtimali var. Ben de hep o ihtimalin peşinde bazen bilinçli bazen de sezgisel bir şekilde yürüyorum. Yürürken de insanlara temas edebilmek için ses çıkarıyorum.

Bir de orada, kâğıdın üzerinde kendi canlılığı ile yeni bir yaşam, başka bir gerçeklik kuruyorsunuz. Bunun verdiği heyecanı, doygunluğu da inkâr edemem.

Bir Günü Bitirme Sanatı tüm bu sürecin, mücadelenin (yazma eylemim için bulabildiğim en uygun ifade) bir parçası.

2- Hikâyeler kurgu ve yaşanmışlıkların harmanından oluşur. Sizin öykülerinizde ağır basan taraf hangisidir?

Bunlar benim düşünce dünyamın ürünleridir, dolayısıyla hepsi bir tür yaşantıdır. Yani olayların kıyısında bir şahit ya da içinde bir kahraman olmanız gerekmiyor, kimi yaşantılarınız vardır ki, hayatınızın yakınından geçmezler ama her şeyden daha gerçektir onlar sizin için. Şimdi bunu yazdığınızda kurgu mu demeliyiz? Yaşantıdır ve edebi bir bağlamda aktarılmıştır. Dolayısıyla kurgudur. Hikâye içinde “o” artık başka bir gerçeklik düzeyinde kurulmuş kendine has bir dünya, başka bir varlıktır. Benim öykülerimde ağır basan şeyin, bende ağır basan meseleler olduğunu söylersem sanırım kendimce en doğru cevabı vermiş olurum.

3- Yumuşak, rahatça sindirilebilen ama köşeleri belirgin bir diliniz var. Sizin diliniz için “keskin bir bıçağı dikkatlice kullanan eller” ifadesini kullanmak oldukça mümkün. Bu dengeyi nasıl kurdunuz?

Ne güzel bir ifade, teşekkür ederim.

Yazarken, sonuçta bir siz var, nelerden müteşekkilse artık. Kâğıdın üzerine koyduğunuz o sizin belli bir parçası. Belli ve belli işlemlerden geçmiş bir parçası diyelim. Hayata bakışınız; kulağınızdan, gözünüzden, teninizden içeri aldıklarınız size nasıl kendi özel alma biçiminizde ulaşıyorsa, sözcükler aracılığıyla dışarı çıkardıklarınız da yine öyle özel bir biçimde varlık buluyor. Bahsettiğiniz dil; dünya ile ilişkiye giren ben’imin (bu beni de katı ve değişmez bir şey olarak ortaya koymadığımı belirtmem gerek), bugüne kadarki çalışmalarım ile birleşmesidir. Ben o bıçağı bazen fazla savruk kullandığımdan, bazen de metne biraz fazla sapladığımdan endişe ediyorum. Yarın ne olur bilemiyorum, ama çalışmak ve bir adım daha iyisini becerebildiğimi görmek beni mutlu edecek.

016_birgunubitirmesanati

4-  Sanata etten kemikten bir vücut verseniz bu kim olurdu? Anne, yakın arkadaş, kardeş, sevgili vb?

Sanıyorum (ve umuyorum) ki sanat, bildiğimiz şeylerin ötesinde bir imkân. Bizi çeken, çarpan, yenileyen tarafı da bu olmalı. Ben de onun bildiğim hiçbir şeye benzemeyen varlığına doğru yürümeyi ve elde edilemezliğinin tadını çıkarmayı tercih ediyorum.

6-Kitabınızdaki ilk öyküde bir günün yirmi dört saat olmasından yakınan bir karakter var. Bu karakter gibi “bir günü bitirmekte zorlanan” okurlarınıza ne önerirsiniz?

Eğer anlam dünyanızda bir kayma, bozulma olduysa, varlığınızla ilgili cevaplayamadığınız soruları kafanızdan uzaklaştırma becerinizi de yitirmişseniz, o günü bitirmek için size ne tavsiye edilebilir… Bırakın o günü bitirmek, bütün günler bitmeyen tek bir gün olarak birleşir, yani aslında hepimizin yaşadığı bitmeyen tek bir gündür. Çünkü hepimiz bir an gelir bu devasa koşturmacanın içinde adımlarımızın ne kadar küçük ve cılız olduğunu fark ederiz. Kendi kurmacamızın farkına varırız ve işte o zaman gerçekten baştan savması zor bir sıkıntı ve bize merhaba diyen bir savaş ile karşı karşıya kalırız. Ben o görkemli kurmacanın acizliğini, boğuculuğunu yazmayı arzu ettim. Bu çerçevenin içinde dönüp durdukça, kendi gerçekliğimizden ve imkânlarımızdan uzaklaştıkça, herhalde o bir günü bitirebilmemiz mümkün olmayacak. İnsanlar bizim ne kadarımız ile ilişki içinde, biz kendimizin ne kadarına gönül indirmişiz. Başkaları ile durumumuz ne? Sorularımızdan daima kaçabiliriz, çünkü o bitmeyen gün bütün kaçışlarımıza kucak açacak riyakâr bir şefkate sahip.

6- Banu Özyürek’in üç kitabı, üç filmi, üç müziği desek?

Pek çok eser arasından bir seçim yapıp üçünü, hele ki sıralı olarak çekip çıkarmak çok zor olacak. O yüzden biraz serbest gezinti şeklinde söyleyeceklerimi kabul etmeni rica ediyorum.

Müzik benim için sanatların en güçlüsüdür. Orada hem sonsuzluktaki küçüklüğümü hem de bu küçüklüğün içinde taşıdığı, sınırları bilinmez kudreti hissederim. Çaykovski, Mendelssohn ve Brahms’ın keman konçertolarını bu duygu içinde, hayranlıkla dinlediğimi söyleyeyim.

Godard’ın hâlâ yeni olması beni etkiler ve Bergman’ın şiirli felsefesi. Güz Sonatı örneğin. Zaten Ullmann da bir oyuncu olarak insan ruhundaki çırpınışları ve kaygıları yüzünde inanılmaz yaşatır. Trier’le bir bağ hissederim. Absürt sinemayı absürt olmaya çalışmadığı zaman severim, diye gider.

En zor başlığa geldik 🙂 Pek çok yazar arkadaşım haklı olarak onun adını anar, Sait Faik. Büyük bir karşılaşmadır çünkü bir okurun Faik’le karşılaşması. Hayat olanca enerjisiyle, en küçük anlardan bile fışkıran çok derin yaşamak bilgisiyle karşınızdadır. Ve her okumada bu güç, kendini yeniler, yeniler, asla nostaljik bir parça, silikleşen bir hatıra olarak çıkmaz karşınıza.

Ve Faik’le bambaşka iki yazar olsalar da sahip oldukları duygusunu verdikleri doğal, kendiliğinden bilgelik anlamında aynı ölçüde hayranı olduğum diğer isim Borges’dir. Eserlerini İngilizceye çevirirken beş yıl boyunca birlikte çalıştığı Norman Thomas di Giovanni onun hikâyeleri için Byron’ın bir dizesini alıntılar, tamı tamına hatırlayamıyorum ama “Söyleyebileceğim tek şey, varsayımı var say”  anlamında bir dize bu. Giovanni, bu alıntıyla birlikte Borges’in hikâyelerinin insanlar değil fikirler hakkında olduğunu ileri sürüyor. Evet varsayım, her türlü, cesur, oyuncu varsayımlar ama bir yandan da bunlar insanlığın kutsal kitabı gibi bir bütün oluşturuyor önümüzde. İnsanların arasında ve insanlığın gelmiş geçmiş bütün temel öyküleri arasında dolaşan bir kutsal kitap gibi.

Üç olmadı ama biri sokakta, biri kütüphanede bu iki bilge üç’ten büyük bence 🙂

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konuFilatelist Teyze: Star Trek (Uzay Yolu)
Sonraki konuOrganik Kitaplık: Yaz Saati Uygulaması
Dünya masallarını anlatmakta ünlüymüş. Ünlü dediysek, kendi mahallesinde. Duyumlara göre Tezer Özlü severmiş çokça. Arada Kafkalığı tutarmış, bazen kendi kendine sayıklarmış, bazen de bilinmeyen dillerle konuşurmuş. Edebiyat bitirmiş, öykü yazmış, roman okumuş.

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın