Bilgi paylaştıkça çoğalır

Bazen bir şiiri kitaplardan okumak, yolda yürürken hatırlamak veya okuyan birini dinlemek yeterli olmayabiliyor; daha fazlasını, daha da fazlasını istiyor insan. Hele bazı anlar olur ki hayatımızda, o an şiiri duymak değil, hissetmek; şiiri okumak değil, şiir olmak istiyor insan. Böyle zamanlar için şiirlerin bestelenerek tamamen farklı bir elbiseyle, tamamen farklı bir yolla gönlümüze aktarılması gibi muazzam bir olanak sunulmuştur bizlere.

Çok sayıdaki şiiri bestelenip ‘şarkılaştırılmış’ olan Orhan Veli’nin şiirlerinden bahsetmek istiyorum sizlere, daha da uzatmayıp başlıyorum.

Hani Galata Köprüsü’nü yürüyerek geçip çarşıya, pazara dalarsınız; ay sonunu nasıl getireceğinizin endişesi, yaşamanın esaretle aslında ne kadar benzeştiği düşüncesi kafanızı doldurmaya başlar ya, o zaman Cem Karaca’nın size söylecekleri vardır.

(Cem Karaca – Bedava Yaşıyoruz)

Moda’da çekirdeğinizi ‘çitlerken’, belki kabanınızın iç cebine sakladığınız bir şişe kötü şarabı yudumlarken; hiç veda etmek istemediğiniz ama yine de uğurladığınız birini hatırlarsınız mesela, ağzınızda tütün tadıyla bir of çekersiniz. Ufuktaki gemilere dalıp gittiğinizde Ezginin Günlüğü tercüman olur hislerinize, bir yabancının size uzattığı mendil olur.

(Ezginin Günlüğü – Ayrılış)

Mutsuzluğunuzun bazen kaynağını siz dahi bilmezsiniz, keza mutluluğunuzun da. Bazen konuşmak istemezsiniz, bazen isteseniz de kelimelerin kifayeti kalmamıştır. Her ezgi, her bakış kalbinize kadar titretir bazen sizi; öyle zamanlarda Hümeyra’nın size bir çift lafı olacaktır.

(Hümeyra – Anlatamıyorum)

Bazen memleketin haline şaşarsınız, haberleri açarsınız, içiniz kararır. “Ne olacak bu dünya böyle, bu insanlık ne olacak?” diye cevabını bilmek istemeyeceğiniz bir soru sorarsınız duvarlara öylesine. Timur Selçuk size bu düşüncelerinize eşlik edecektir.

(Timur Selçuk – Pireli Şarkı)

En sonunda, artık karanlık sinsi sinsi çökerken üzerinize; güzel bir kadınla İstiklâl Caddesi’nin sonunda, Karaköy’ü gören o eski ve dar merdivenlerde oturup bir ılık bira paylaşırsınız. Bir yandan vapurların, simitçilerin, ayakkabıcıların, yanınızdan geçenlerin topuklarının sesleri; sigaranızın çıt çıt yanması, yanınızdaki kadının çocuksu kahkahası… İstanbul değil de ne denebilir bunların birleşimine? İstanbul’u dinlersiniz, hem de Cem Karaca’nın yorumuyla.

(Cem Karaca- Istanbul’u Dinliyorum)

Yine Orhan Veli’nin mısralarıyla, kelimelerin kifayetsiz kaldığı zamanlar hakkında söyledikleriyle bitirmek istiyorum yazımı:

“Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.”

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın