Bilgi paylaştıkça çoğalır

Kabataş’tan Adalar Vapuru’ndan indiğimde gökyüzü gibi karanlıktım.. hafiften yağan yağmura nazaran sigara yakmayı ihmal etmedim. Hep böyle havalarda yürümek isterim ben.. Böylesine derin böylesine içler acısı.. Fındıklı’yı geçtikten sonra Tophane yakınlarında ”Farz-ı Misal Kahvehanesi’ni” gözüme kestirdim. İçeri girdim, üst katına çıktım. Pencerenin çok ufak bir yerinden denize bakabiliyordum. Çantamdan kağıdı kalemi çıkardım.. Garson çocuk geldi o sırada;

-Abi ne içersiniz?

-Paşam sen bana önce bir küllük getir, bir de orta şekerli Türk Kahvesi.

Tüm samimiyetinle merdivenden aşağı bağırdı.

-Ustaam bi orta türk kahvem var!

Geldi küllüğü getirdi, ben sigaramı bitirene kadar kahvem de hazır olmuştu. Kahvemden bir yudum aldım, kalemimin ucunu açtım. Beyaz A4 kağıtlarımı çıkardım. Kahvemden bir yudum daha aldım..

Sonrası ben…

Hikayenin rivayet kısmına geçmeden biraz öncesi idi.. Ağzımda buruşuk bir tat ile uyanıp kahvenin suyunu koydum.. Ve başladım yine kağıda anlatmaya.. Güzel KADIN.. Güzel kadın dedim ilk.. Hatırlıyorum…

Fiili kuralsızca cümlenin başına getirmek gibiydi sabahın ilk saatlerinde Kabataş Vapur İskelesi.. Akşamdan kalma bir Rum Meyhanesi’nde Kantona dansı eden 1970’lerdeki Trt sabah kuşağı dizisi misali hiç uyumadığım bir akşamın sabahında; tıpkı vapur iskelesine gelmiş gibi, sabah kahvaltısı sırası Kantona dansı eden o kadınları izlemiş gibi geldim Kabataş Vapur İskelesi’ne.. Gece O kadar içimi ısıtmış olmalı ki aralık soğuğuna karşılık sıcak bir çay söylemedim.. Nasıl geleceğini ne zaman geleceğini ve neden geleceğini düşündüm durdum.. Zaman geçiyor bir yandan gelmeni beklerken gözbebeklerim diğer yandan acı çekiyor.. Henüz vakit var diyor. Az önce çıktığın iki yıl sekiz asırlık esaret’ii bunalım kokan günler daha yeni bitti.. Gel diyor yüreğim, kal diyor kalbim… İçimde böyle çözemediğim belirsizliklerin üzerine otobüsün kalbimin durağında duruyor ve sen nüksediyorsun içeriden içerime..

Hiç gitmeyecek olmanın edasıyla çok bekletmiş olmanın kusurlu bakışları arasında yolun karşı kaldırımından hayatının belki de en çok gelmek isteyeceğin karşı kaldırımına yürüyorsun.. Birazdan edilecek olan kahvaltı umrumuzda değil, boğazıma tıpkı o gün sisli olan İstanbul Boğazı kadar kocaman hayat takılıyor.. Yutkunamıyorum çünkü geçmişi acıtıyor.. Tıpkı ben gibi.. İstanbul gibi..

Sana bir enkaz devralacağını müjdelemek isterken gözlerimde gördüğün gülümseme sana git demeye çalışıyor.. Ben senle değil yalnızlığımla savaş içerisindeyken tıpkı bir haziran gibi direniyorsun aralık soğuğuna..

Ben savaşı kaybediyorum, sen beni kazanıyorsun.. HOŞGELDİN..

Derken garson kahvemin bitmiş olduğunu farketmiş olmalı ki tekrar geldi.
-Abi çayım yeni demlendi vereyim mi bir tane?
-Çay değil de, varsa bir duble rakını, az da beyaz peynirini alır…
Demeye kalmadan yüzü düştü. Biraz bozulduğunu farkettim.
-Alkol satışımız yok ağabey.
-Tamam paşam sağolasın

Hesabı öderken farkettim ki geçmişe dahi birçok hesabı kapatma zamanı gelmişti. Öncesi ne olursa olsun önemli olan şuan ne paylaştığımızdı.

Hesap 7 lira tuttu, 10 lira verdim üstünü almadım. Peki ya geçmişin bahşişi ne kadar olacaktı, hesabı ödedim, üstünü almadım, ne bıraktım ne ben bilirim, ne de bıraktığım…

Kutay Yücelen

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın