Bilgi paylaştıkça çoğalır

“…Bu ilk cümleden sonra gelecek olan bütün cümlelerde, içimdeki derdi, özlemi, geçim kaygısını ne şekilde anlatacağım bilmiyorum. Sana doğru en güzel yola düşüş, böyle olsa gerek. Cebime hiçbir çakıl taşı, hiçbir yoncayı koymadan; hiçbir şairin güzel dizelerine ikimizi de dahil etmeye niyetlenmeden; sadece zayıf bedenim ve gözlerimle, sadece aciz aklım ve kederi hazmedememiş yüreğimle sana hazırlıksız yakalanıp, ağzımdan çıkacak o ilk kelime ile karşına çıkmak… Ne kadar da kendim gibi olacağımdır o an kim bilir?…” şeklinde devam ediyordu mektubuna, okuduğum bir romanın başkarakteri olan Mehmet bey. Ve ardından ekliyordu. “Elimde kağıt kalem yokken seninle birçok kere konuştum, gülüştüm. Bu iş, şu yazı yazmak eyleminden öyle kolay geliyor ki, insanoğlu sadece düşünerek de ne derece mutluluğa vakıf olur, bunu düşünmeden duramaz oldum. Bahsettiğim şu muvaffak olma işi, işte yine biliyorum ki bir tek seninle olacak. Allah’tan şu yazdıklarımı bir tek sen okuyorsun…”

Birer Kafka-Milena misali bir yaşantının esaretinde, her ikisinin de dünden gebe oldukları hüzünlerinin ardından; hınzır, bir o kadar da masum bir gülüşle bakıyorlardı dünyanın bütün güzel sabahlarının penceresinden birbirlerine. Berraklığını Sait Faik’in o dünkü topal martısından esirgemeyen gökyüzü; bu iki seven için, yüzlerini görecekleri bir ayna vazifesi görmekten geri durmuyordu. “Bizim” diyorlardı mektuplarında, “bizim birlikteliğimizden bile aksi bir yalnızlık çıkar. Görsek günün birinde birbirimizin yüzünü, ne çıkar ağzımızdan kelam, kelam diye?”

Bu yazımda, günümüz toplumunun içinde erimiş olan kişioğlunun, avucunda bükülmüş, modeli bir hayli düşürülmüş, nostalji dükkanlarında bile sadece basık rutubeti ile kenar duvarların diplerine yığılı bir eşya gibi üzeri tozlanmış bir güzellikten bahsedeyim istiyorum. Mektup yazmanın ince ruhluluğundan, mektup telaşından ve onun yollarını gözlemenin verdiği sabırlı mutluluklardan. Mutluluk bu. Hangi insan dedikodusuna karışmak istemez ki? Dedikodu dediysek de, tatlı olanındandır a!

Mektubun kelime anlamına inmeye kalkışsak “Kardeşim mektup; resmi, özel, edebi, iş olmak üzere dörde ayrılır” gibi lüzumsuz lakırdılarla başımızı şişiriverirler. Bizim bunlarla işimiz olmaz. Aralarından edebi olanın başını bir çocuk başı gibi okşayıvermek isteriz. O ise, bütün sıcaklığı ve parlamış yüzüyle bizi büyüsüne davet ediverir. İşte her şey bu büyüyü fark etmekle başlar. Devamında; sırf bizzat kendimizce bir samimiyetle başımızı kağıda gömdüğümüz, ince ince düşünüp sıkı sıkı cümlelerle satırlarına nakşettiğimiz mektubumuz; kimi zaman sonra bir sevgiliye, bir dosta, ya da bir anneye doğru yola çıkmaya niyetli hale geliverir. Gözler hemen sokaktan geçen bir postacıyı arar. Zarfın üzerine alıcı ve gönderici adresleri yazılır. Mektubunuz, hemen ertesi gününde yola çıkar. Uzaklığına göre iki-üç günü alır belki sevdiğinize ulaşması.

İşte o vakitten sonra mektubu gönderenin içinde rahatça sabırsızlıklar varken, karşı taraf için tatlı sancılar başlamıştır bile içinde. Ha geldi, ha geleceklerin içinde saf, duru, ta içlerden gelen sevgi sularında iki seven de yıkanır, tazelenir. Mektupların büyücüleri, diğer yaşlı büyücüler gibi kıvamında da, dozunda da elini korkak alıştırmaz. Bol bol koyuverir, hiç çekinmez.

Ara ara başımızı gömdüğümüz akıllı telefonlarımızdan –Allah belalarını versin- biraz sıyrılıp, anında kısa mesaj gibi heyecansız, durağan iletişimler yerine; mektuplaşmak gibi akıllarda ve yüreklerde daha kalıcı bir iletişim yolunu denesek, öfkemize de bir çeki düzen vermesini bilirdik, aşkımızı da bütün iliklerimizin uçlarına kadar yaşardık belki.

Yazdıklarımı şöyle yukarıdan aşağıya hızlıca bir okudum da, hemen şu anda mektup yazmaya karşı koyulmaz bir hevesli hale geldim. Durun bir de ben yazayım bir sevdiğime. Hem bakarsınız belki o da günün birinde bana yazmak ister. Ben mi? Tabii isterim bana da yazılmasını. Güzel şey şu mektuplaşmak a dostlarım. Sait Faik’in uyku için dediği, benim için de mektup için geçerli olacak gibi. Nasıl mı? İnsanın sevgilisi gibi olsun istiyorum şu mektuplaşma işinin. Sevdiğine yazmayı, onu sevdiği kadar sevdiği gibi; kendisine de yazılmasını, sevilmesini istiyor. Benden demesi olsun gayrı ne edelim?

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konuO Kelime
Sonraki konuTürkiye'de Yaşamak
ama arkadaşlar iyidir. (tabutta rövaşata-1996)

1 yorum var

  1. nostalji dükkanlarına sürekli kitap almaya giderim çok nadir rastladığım eski 77 basımı bir kitabın sayfaları arasında bir mektup denk gelmişti bir çocuğun ağabeyine yazdığı bir mektup görsen nasıl heyecan dolu nasıl anlatma isteği ve merak şimdi sen böyle yazınca keyifle okuyup anımı paylaşmak istedim

Bir yorumda siz bırakın