Bilgi paylaştıkça çoğalır

İnsanlar doğar, büyür ve ölür. En sancılısının büyümek olduğunu anlamak için yeterince yaşadım. Her şeyin göz açıp kapayıncaya  değin gerçekleşmiş olduğunu, etrafımı bir anda sardıklarını hatırlıyorum. Kendimi tarifsiz bir anlamsızlığın içinde bulduğum günleri geride bıraktım sayılır. Yavaşça elimi yüzümü yıkadım sabah kalkınca. Yüzümden ve avuçlarımdan akan suyun benden neler götürdüğünü düşledim. Çeyrek asırdır bir parçası olduğum bu evrende -tekrar ve bir sabah daha- bir şeyler için uyanmıştım. Teleolojinin çöküşünü anımsadım. Yapmam gereken şeylerin, başarmam gereken işlerin olduğunu söyleyip durdular yıllarca.  Hepsinden bihaber elimde nemli bir banyo havlusuyla bekliyordum. Adımlarımı özgür bıraktım, ancak beni götürdükleri yer bir kanepeden fazlası değildi. Yaşamın senin için de bir çeşit hazine sakladığına inandırdın mı hiç kendini? Nihayetinde ödüllendirileceğini düşünerek acılara gönüllülükle katlandığın, ödülünün artması için daha fazla acıya tahammül ettiğin oldu mu peki? Günler geçtikçe törpülenen istencinle daha fazla uykuya muhtaç hissettin mi kendini?

İyi bir insan olmak için pek fazla engel aşmak lazım. Bunu söyleyemezsin, anlatamazsın. İnsanlara iyilikle yaklaşmak, onları diğer her türlü arzuyla veya düşünceyle sarmaktan daha zordur. Pek çoğu ellerini uzatmaktansa yüzlerini çevirmeyi tercih ederler. Kendi paylarına alay etmenin sahip çıkmaktan, küçük düşürmenin görmezden gelmekten daha kârlı olduğuna inanmışlar. Bir başka hayatın imkanını düşlemeye ölesiye karşılar ve sen güzel şarkılar dinlettikçe seslerini yükseltirler. Saygı göstermelerini beklemiyorum, umursamamaları benim için yeterli. Bir başkasında aradığımızın muhabbetten, paylaşmaktan, sevginin bir türünden öte olduğunu anladım. Bu bencillik değil. Kendi arzuladığımız hikayeleri yaşatacak insanlar istiyoruz ve çoğunluk bu sebeple görüntülerle ilişkili bir çıkmaza giriyor. Düşte herkes gizli psikozlarının kontrolünde. Bir çeşit türcü olarak yaftalamayın beni, fakat insanın yüceliğine inandım. Buna karşın hayvanların insanlara, insanların insanlara verdiği değerden ve zamandan çok daha fazlasını büyük bir alçakgönüllülükle bahşettiklerini söyleyebilirim. Kabullenmekte ve reddetmekte, barışmakta ve sükunet içerisinde uyuyabilmekte, sevecen bir ruh bulduklarında utanmaksızın sarılmakta, kendilerini arsızca sevdirebilmekte, gözyaşı dökmekte, terkedip gitmekte ve sayısız sefer geri gelmekte, tek bir kelime edemeden iletişimin us almaz koridorlarında beceriyle dolaşabilmekte bize öğretebilecekleri sonsuz… Yaratılışla ya da evrim teorileriyle, siyasetle yahut bilimle aklımı kaçırmak istemiyorum. Akıllı bir canlı olarak adlandırılıp zulmü meşru bulmaktansa bir aptal olarak tanınıp zararsızca dolaşmak istiyorum. Bir hayvan olmak istiyorum. Deniz olmak  fazla mı edebi? Toprak gibi ölüleri yutmak istemiyorum. Bulut olup yağmur misali iyilik yağan o insanlara imreniyorum. Ne denli uzun zamandır aranızda olduğumu söylemiştim. Bunca zaman yıkamadığım duvarları yıkmak istiyorum. Kaba bir hesapla ömrümün üçte birini tükettim ki bu en iyi tahmin… Bazı zaman hayatın bir çığ misali kendi hayatımın kontrolü dahil her şeyi önüne katıp gittiğine inanırım. Bu inancın yorgunlukla ve umutsuzlukla birleşince yıkıcı olduğunu itiraf etmeliyim. Karşı gelmekte zorlandığım bir karamsarlık bu, ancak yine de durumun iyiye gittiğini görmek güzel. Henüz güneş doğmayan bir sabahla karşılaşmadım ve var olduğumuz sürece umut etmeye değer.

Umut tükenmek bilmez itici bir güç… Onun yardımıyla hayatın sunduğu her şeyi kabul etmekte dehşet bir umarsızlığa sahip oldum. Bunu zaman zaman düşünsel bir eksiklik olarak yorumladım. Aptal ya da takıntılı olduğuma işaret eden sayısız örnek sunabilirim. Kişiliğimin en heyecanlı ve aynı oranda ilkel yanı bir karar arifesinde ele geçirir zihnimi. Konu her ne olursa olsun o heyecanı yitirmeden atılmak, kendimi ve heyecanımı tüketene kadar debelenmek, çalışmak, yorulmak ve ardından bıkkınlık veya nihayetsizlikle uzaklaşmak… İşte hayatımın en zevk veren ve bana bildiğim her şeyi öğreten yegane kaynağı… Ömründe yapabildiğin en iyi iş ne diye sorarsan bu aptal ve kazançsız döngüyü gösterebilirim. Böylece hiçbir rasyonel kar elde edemediğim, hiç para kazandırmayan sayısız şey öğrendim. Bildiğim her şey akranlarıma ve kısmen benzer sosyal sınıfa ait olduğum insanlara yabancı. Aynı şekilde ben de bir yabancı olarak “insani” diye yorumladığımız, bence hiç de içgüdüsel, doğal ya da faydalı olmayan edimlere şaşkınlık duyuyorum. Para kazanmanın ne demek olduğunu öğrenemedim. Pasifist birisi olmaktan öte mücadeleyi savundum ancak hiçbir zaman kazanacaklarım paylaşılamayacak düşler olmadı.

Sanatın, siyasetin, ticaretin “başkalarının” işi olduğunu düşünürüm. Kendim ile onlar arasında uzak bir ilişki kurarım. O hayatlara layık olmak için zaman hep geçmiştir; ne ailenin ne geçmişinin ne de önyargılarının müsaade etmeyeceği duvarlar vardır gururlu bir duruşla aranda. İşte tam bu noktada, yazmaktan utansam da karşı koyamadığım bir hal bu. Başka türlüsünü hiç beceremedim-bunu da hiç beceremedim, lakin ya yazmak da olmasaydı diye düşündüm hep. Yazma arzusunun ruhuma nasıl zerk olduğuna dair pek bir hatıram yok. Doğu toplumlarının alelade bir neferi olarak ben de gereksiz mahcubiyetten payıma düşeni aldım. Ketum olduğumdan değil, alçakgönüllülükten değil. Bir çeşit utanma hali ve derimi yakıyor. Üstelik yazının ve düşüncenin kendi hür iradelerine sahip olduklarına inanıyorum. Zihnime doğru kaynağı meçhul düşünceler ve düşler akıyor. Bir süre için yeterli oluyorlar, mesela uykuya dalana değin… Rahatsız edici bir hale büründükleri zamanlarda onları çözümleyemezsem ruhuma kattıkları ağırlıklara karşın bir kuş misali uzaklaşıyorlar. Bu gelgitlere mi ilham diyoruz? Bir isim sahibi olabilmek, bir kazanç yaratabilmek, saygı duyulmak için gereken disiplin bu gelgitleri mi yoksa ruhumuzu mu ehlileştirecek? Bir form  gerekmiyor. Biz insanlar yaşadıklarımız, anılarımız ve türlü oranlarda dengelenmiş bilinçaltlarımız ile sadece ve sadece ifade biçimleriyiz. Bundan öte katkımız yok. Bir çeşit hammadde düzenleyicileriyiz ve bu dünyada her birimiz peygamberiz. Bu; kitapların insanları seçmesi, aşkın batın hali gibi. Bize rağmen gerçekleşiyor, bu kader ya da benzer başka bir şey. Hayatımı yönlendirebilme meziyeti bende yok.

Şu ana dek yazdıklarımın bütünlükten uzak sayıklamalar olduğunun farkındayım. Yine söylemek istediklerim ile söylediklerim arasında mesafeler var. Bunun için özür dilemeli miyim? Niyet ettiğim bildiri ile önünüze sunduğum arasındaki fark, etik bir sorun teşkil eder mi? En kolay ve direkt olarak söylemem gerekeni saklayıp başka başka kelamlara sığınmak beni bir korkak mı yapar? Aslında kişiliğimin de bir bütün olmadığını, onun parçalar halinde birbiri ile çatışan ve bir zaman birinin, bir başka zaman diğerinin egemenliğinde geçen süreçlere bölündüğünü görüyorum. Yalnız olmadığımı biliyorum. Belirli bir davranış biçiminin sürekli kazandırdığı görülmemiştir. Aynı mantıkla ilerlersek ahlaki bir yoruma yer vermeye gerek duymadan kararlı bir kişiliğin her zaman kaybettirmeyeceği aşikar. İhtiyaç duyulan zaman aralığı tanımlandığında herkes kazanıyor ancak zaman hep gerektiği kadar geniş değil ya da bizler sabrı zamana sığdıramayan acelecileriz.

Buraya değin yaşamla ilgili söylediğim ve söyleyemediğim her şey bana ölüm düşüncesinin bir armağanı. Tezatların yarattığı gerginlik ve çatışma hoşuma gidiyor. Kaybettiğimi düşündüğüm insanlara beslediğim varlık duygusuyla da benzerlik taşıyor bu. Kimileri için hep vardım. Basitçe hala benim için de var olan insanlar olduğu anlamını çıkarabilirim. Buraya kadar her şey normal.

Film ve kurgu bunları gördükten sonra başlıyor. 

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konuNerede O Eski Oscar'lar?
Sonraki konuSeni Sevmek Tanrı'ya Yaklaşmaktır
"hiçbir şeye inanılmıyorsa, hiçbir şeyin anlamı yoksa, hiçbir değere 'evet' diyemiyorsak, her şey olanaklıdır, her şey önemsizdir... kötülük ve erdem de birer rastlantı ya da gelip geçici bir istektir." Albert Camus

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın