Bilgi paylaştıkça çoğalır

SOMA faciasında hayatını kaybedenlere ve canım dostum Savaş Eriş’e ithafen…

“Sensiz çekilmez dünyanın gürültüsü.”

Adrenalinden midir nedir, boğuk geliyordu kulağıma sesi; sanki bozulmuş bir hoparlörden gelir gibi, salt heceleri ayırt edebiliyordum. Yine de hiç unutamam, hep böyle derdi bana. Derin bir nefes aldım. Mutsuzluktan olsa gerek, başım çok ağrıyordu. O sabah o çıkmadan önce vedalaşamamıştık, bana son sözlerini söyleyememişti.

Bu yüzden, salonda televizyonun karşısında oturuyorken tek başıma ben, kafamda o dört kelime dönüp duruyordu sadece. Üç saniyede bir, artık onun hayatımda olmayacağını; bana gülümseyip, kabanını omuzlarına asıp işine gidemeyeceği düşüncesini hatırlatıyorlardı bana. Düzenlerini hiç bozmadan üç saniyede bir beynimi git gide daha da uyuşturarak kulak zarıma, göz kapaklarıma kazınıyordu sözcükler. Bir diğer yandan da beynimin giderek küçülen, suda çözünür gibi parçalanıp azalan bir bölgesinde sürekli bir şeyi unuttuğum düşüncesi dönüp duruyordu ama ne olduğunu bir türlü hatırlayamıyordum.

“Lanet, kandırdın, insan bozuntusu.”

İlk kavgamızı henüz o sabah etmiştik. Aynı zamanda son kavgamız olmuştu. Oysa sadece ufak bir yanlış anlaşılmaydı, ufak bir hata yapmıştım ve o artık hayatımda olmayacaktı. Biliyorum, öyle veya böyle her şey benim suçumdu. Aniden evden koşarak çıkması, kapıyı çarpıp gittikten saniyeler sonraki o fren sesleri, pencereden dışarıya bakma cesaretimin hala olmayışı… Ufacık bir hataydı, küçücük bir yanlış anlaşılmaydı. Üç saniyede bir –ne bir salise eksik ne de fazla, hiç aksamadan- o dört kelime kafamda yankılanıyor, başıma ağrılar sokuyordu; bir yandan da şu unuttuğum lanet şeyin ne olduğunu hatırlamamı engelliyordu.

“Kaybet, kaybının sessiz kuruntusu.”

Sinirden neler söylemiştik birbirimize. Zaten en başından belliydi kötü bir gün olacağı: sabah uyandığımda saatimin çalmadığını görüp aşağı koşmuştum hemen, kahvaltıyı hazırlamam gerekiyordu. İndiğimde, mutfak tezgâhında elinde cep telefonum, mesajlarımı okurken buldum onu. Gözlerinden yaşlar damlıyordu mermere sessizce, kabanı omuzlarına asılıydı. Belli ki gitmek üzereydi, izin vermedim.

Bir yandan tartışıyorken, bir yandan ocağın altını açtım, lavaboya sebze attım birkaç tane. Günün en önemli öğününü geçiştirmesine izin veremezdim.

Ben o mesajların arkadaşıma ait olduğunu, arkadaşımın telefonumu ödünç alıp eşine bir mesaj gönderdiğini açıklayamadan; kalbi atmayı çoktan bırakmış, ambulans sesleri mahalleyi sarmıştı. Aradan saatler geçmiş, bense sürekli kafamda bu dört kelime yankılanırken neyi unuttuğumu hatırlamaya çalışıyordum.

“HAKİKAT! KALBİMİN EKSİK HIRILTISI!”

Mutsuzluk öyle bir şeymiş ki… Güçsüzdüm. Düşüncelerimi toparlayamıyordum, cümleler hep eksik… Ben neyi unutmuştum da kafama takılıyordu bu kadar? Artık yok, artık yoktu… O kadar tartışmamıza, böyle olmasına hiç gerek yoktu. Belki de onu dinlemeliydim. Belki de… Bütün suç… Benimdi. Bana aitti. Ben…

Gece geç saate kadar maç izleyen bendim.
Sabah…
Sabah uyanamamıştım.
O ağlarken ben dinlemeyip sebze yıkamıştım, ocağın altını-
Ocağın altını açmıştım…
Ocağın altını açmıştım…
Karşı konulmaz bir uyku kaplarken bedenimi, unuttuğum şeyin ne olduğunu sonunda hatırlamıştım. Başımı koltuğa yaslayıp üzerime battaniyeyi örterken, saatlerdir üç saniyelik aralıklarla kulaklarımı çınlatan o dört kelime son defa beynimde yankılandı:

“DİKKAT! KARBON MONOKSİT SIZINTISI!”

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın