Bilgi paylaştıkça çoğalır

Bir nefes daha alabilmek için çaba göstermek zorunda olduğunuz gün, ruhunuzun öldüğü gündür derler. Bir nefes daha almakta bir anlam görememeye başlamaksa yalnızlıktan başka bir şeyle bağdaştırılamazdı. Ve benim yalnızlığım öyle bir hal almıştı ki, ölsem kimsenin farkına varmayacağı düşüncesi bile, tek başına beni üzmeyi bırakalı çok olmuştu. Yaşayan son akrabam bu dünyadan göçeli, sevgilim ne kadar eşyası varsa toparlayıp evi terk edeli, dostlarım yavaş yavaş hayatımdan silinip nihayetinde yok olalı sanki yüzyıllar geçmişti. Nasıl desem… Yalnızlık, soyutluğunu kaybedip odayı kaplayan bir duvar kağıdıydı artık. Uyuyamıyor, uyanamıyor, bir insan olarak işlevlerimi yerine getirmekte zorlanıyordum. Bununla başa çıkmak da öyle kolay değildi, anlamalısınız. Biraz da “yardım” almadan, mümkün bile değildi.

Ve geçen hafta, varlığımı sürdürmek için kullanabileceğim son cılız bahanem olan işimden kovuldum. Doğrusu, ecza dolabındaki ağrı kesicilerin sayısındaki tutarsızlığı fark etmelerinin bu kadar kısa zaman alacağını düşünmemiştim. Öyle ki, iddialarını yalanlamadım bile. Nasılsa hiçbir şeyin anlamı yoktu öyle değil mi? Eşyalarımı bile toplamadım. Öylece terk ettim binayı.

Her şey ilanı gördüğümde değişti. İkişer, üçer aldığım ağır ilaçların uyuşturmuş oldukları beynim, gidecek başka bir yer düşünemediğinden yine karanlık, nemli evime yürüyordum. Güneş, tenimi pürüzlü diliyle yalayan bir kediydi, iyi niyetliydi, canımı yakıyordu. Gölgenin serinliğine sığındım ben de, ve cebimdeki küçük plastik kutudan avucuma boşalttığım dört ufak, beyaz hapı ağzıma attım. Yutkunabilmek için başımı havaya kaldırdım ve gözlerimi kapadım. Yer çekimi benden biraz daha ümidini kesiyordu, şişman çocuğun ipini bir türlü bırakmadığı bir uçurtmaya dönüşüyordum. Tatlı bir karıncalanma ele geçiriyordu bedenimi, uzuvlarım hissizleşiyordu. Varlığım, havada yüzmekte olan, kapalı bir çift gözden ibaretti. Gözlerimi açtım ve yanımdaki elektrik direğine yapıştırılmış beyaz üzerine mavi harfler dikkatimi çekti;

“HAYATTA BİR AMACINIZIN KALMADI MI? YAKIN VEYA UZAK GELECEĞİNİZDE ELLE TUTULUR HİÇBİR ŞEY YOK MU? BİZİ ARAYIN, BU DURUMU DEĞİŞTİRELİM!”

Hayatımı hafızamın uzanabildiği kadar gerilerden başlayarak gözümün önünden geçiriyorum. Önümdeki beş yüz yıl kadarlık uykumdan önce hatırladığım son şey, beni bu noktaya getirmiş olan o ilanı gördüğüm gün oluyor. Dudaklarım istemsizce kıvrılıyor. Bir hiçkimse değilim artık. Sefil, yalnız bir uyuşturucu bağımlısı değilim. Tarih yazacağım. Tarihin bir parçası olacağım. Hatta, tarihin kendisi olacağım.

İçinde yattığım küçük kapsül teknolojinin en üst mertebelerince benim, ve yalnızca benim vücudumun şekline göre, yalnızca benim rahatlığım için tasarlandı. Hayati faaliyetlerimi benim yerime sürdürecek olan ufak tüpler, borular, ve isimlendiremediğim diğer sayısız küçük alet… Hepsi denendi, onaylandı ve kullanıma hazır. Bu kapsülün içinde, yaklaşık beş asır kadar bir süre boyunca, ölmem imkansız.

Ve son kontroller yapılıyor, imzalar atılıyor. Elinde devasa şırıngasıyla, beyaz önlüklü bir doktorun heyecanlı adımları steril odada yankılanıyor. Beni cesaretlendirmek adına bana küçük bir gülümseme bağışlıyor ve beni beş yüz yıllığına suni bir komaya sokacak sıvıyı damarlarıma enjekte ediyor.

– Gelecektekilere bizden selam söyle! diye şakalaşıyor benimle doktorlar.

Ondan başlayarak geriye doğru saymam söyleniyor ve kapsülümün kapıları kapanıyor. Cennete doğru geri sayım başlıyor. Dokuz…

Tatlı bir karıncalanma ele geçiriyor bedenimi, uzuvlarım hissizleşiyor. Ah, evet. Bu seferki hepsinden daha kuvvetli. Gözlerimi kapatıyorum. Makinelerin sesleri müziğe dönüşüyor. Dünyanın dönüşünü hissedebiliyorum. Altı…

Vücudum beş asırlık uykusuna dalıyorken, vücudumun bu hissi tanıdığını fark ediyorum. Buna fazla alışmış olduğumu. Bir şeylerin çok yanlış gittiğini fark ediyorum. Başvuru formunu doldururken, birkaç “ufak” detayı atlamanın devasa bir hata olduğunu fark ediyorum. Ve yer çekimi bu defa benden ümidini tamamen kesiyor, ama şişman çocuk uçurtmanın ipini inatla bırakmıyor. İki…

Daha az önce içimi rahatlatan gerçek, yavaş yavaş esaretimi mühürleyecek olan sihirli cümleye dönüşüyor. Kelimeler kafamın duvarlarına çarpa çarpa aklımda dolaşıyor: ‘Bu kapsülün içinde, yaklaşık beş asır kadar bir süre boyunca, ölmem imkansız.’

Ağladığımı biliyorum, ama gözyaşlarım akmıyor. Ne kadar çığlık atarsam atayım, dudaklarım kıpırdamıyor.

Sıfır.

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın