Bilgi paylaştıkça çoğalır

Organikinsan ekibine katılmadan önce beni en çok etkileyen düşünce “Gelecek nesillere dejenere olmamış bilgiler ulaştırabilmek” olduğunu duyduğum zaman böyle bir oluşumun içinde olmaktan mutluluk duydum. Bu yüzden ilk durağım Mükerrem Erdoğan oldu. Çünkü kendisi, gözlerden uzak kalmayı tercih eden ve kendisini sadece “Benim görevim gençlere anlatmak” olarak niteleyen biriydi. İlk fırsatta kendisini arayıp Organikinsan projesinden bahsettim, ardından beni İznik’e ofisine davet etti. Günü belirledikten sonra İznik’e doğru yola koyuldum. Heyecanım benden önce oraya ulaşmıştı bile. Otobüsten indiğimde karşımda Mükerrem Erdoğan duruyordu. Sağolsun beni karşılamaya gelmiş, öylesine zarif biriydi. Beraber Ayasofya Camii’nin yanındaki ofisine doğru yürürken, oradaki esnafların Mükerrem Erdoğan’ı görünce işlerini bırakıp ona saygıyla selam verişlerini gördüm. Kendimi bu yüzden çok şanslı hissediyordum. Sonunda ofisine ulaşmış ve çok derin sohbete başlamıştık…

fotoooog
Herkesin bildiği dışında aslında Mükerrem Erdoğan kimdir?

İnsanın kendini anlatması çok zor bir olay ancak hukuka inanmış, halkına inanmış ve ezilenlerin ve sömürülenlerin yanında yer alan bir kişi. ‘Avukat’ olarak belki üstlendiğim davadan da belki bunu kanıtladım ama avukat olmasaydım da yine aynı saflarda bir başka görev yapardım. 1946 doğumluyum. Deniz’den bir yaş daha büyüğüm ve Deniz de yaşamış olsaydı şimdi bana ki bir yaş büyüğü olduğum için,  ağabey derdi. Bugün yine ağabey kardeş olarak yaşamaya devam ederdik.

Türk ve Dünya Tarihi sizi Üç Fidan’ın avukatı olarak tanıyor. Sizin Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan ile yollarınız nasıl kesişti?

Ben İstanbul Hukuk Fakultesi’nde okudum, orayı bitirdim. Deniz de o fakultede öğrenciydi. Ancak aramızda bir yaş fark olmasına rağmen ben okula erken gittiğim için ben son sınıftaydım, o birinci sınıftaydı. O dönem öğrenci hareketi olarak öğrenci dernekleri vardı. Bu dernekler o zamanki adıyla Türkiye Milli Talebe Fedarasyonu ve Milli Türk Talebe Birliği’ni oluştururlardı ve bunun için de her fakultede o derneğe, birliğe ya da fedarasyona seçilecek kişileri belirlemek için çalışmalar yapılıyordu. Deniz de o tarihte bizim devrimci grubumuzun içerisinde yer alan bir arkadaşımızdı, o günlerde tanıştık. Kendisi boylu poslu fiziki yapılı ve şöyle diyeyim gözünü budaktan esirgemeyen yapıdaydı. Gerçi o tarihlerde kimsenin elinde silah yoktu ama bu fiziki müdahelelere ve engellemelere maruz kalmadığımız anlamına gelmiyordu. Onun için Deniz’in o günlerde bizim yanımızda oluşu bize güç katıyordu. Benim tanışmam Deniz ile olur, Hüseyin ve Yusuf  ile daha sonra sonra dava sırasında tanışmış oldum.

Bildiğimiz kadarıyla 27 Mayıs’çıların desteği ile gelen avukatlar dahil olmak üzere toplam onbir avukat baktı bu davaya ama kimse davayı üstlenmek istemedi. Bunun nedeni neydi?

Oradaki bir şeyi düzelteyim, 27 Mayıs’ın desteklediği diye bir avukat yoktu aramızda, işin doğrusunu söylemek gerekirse 27 Mayısçıların ya da 27 Mayıs’ın desteklediği kimse yoktu. Tabi bu 12 Mart muhturasıyla birlikte ülke çapında terör, devlet terörü estirmeye başladığı ana kadar gerçekten mangalda kül bırakmayan bir sürü meslektaşımız vardı ortalıkta. Ama iş o noktaya gelince kimse bu davaları üstlenmek istemedi. Tabi olayın bir de tarihi bir dönüşü var, ben o tarihte Ankara’da avukatlığa başlamıştım. İstanbul’da bitirdim, Ankarada avukatlığa başlamıştım. Denizler de yakalandıktan sonra Ankara’ya getirildiler. Deniz benim Ankara’da avukatlığa başladığımı biliyor. Biz de şöyle bir şey var, avukatlar gidip davaya talip olmazlar. Yani gidip de falanca vatandaşa “ben senin davanı üstleneyim” diyemezsiniz. Etik olarak denmesi mümkün değil. Size talep olması lazım. Bu neden? Belki de o kişi sizi avukat olarak yeterli bulmuyordur. Aklında başka bir avukat vardır diye düşünürüz biz ama Deniz’den haber gelince, ben de daha yeni avukatlığa başladım, açıkçası Deniz’in avukatlığını üstlenmek için kendimi yeterli ve hazır hissetmiyordum. Onun için ortaya atılıp da “Ben senin avukatlığını yapayım” diyemedim. Deniz’den talep gelince ve ziyaretine gittiğimde orada kendisinden bu talebi görünce bu benim için artık borç oldu ve görev oldu. Yani onu herhangi bir şekilde üstlenmek değil severek görev aldım o işte. Tabi o arada bu davalarla daha önceden de ilgilenmiş, şimdi ışıklar içerisinde yatsın, ağabeyimiz Halit Çelenk, ki o güne kadar ondan sonra da bütün devrimcilerin davalarını üstlenmiş bir büyüğümüzdü. Onunla buluştuk ve şöyle diyeyim, 11 avukat birbirini bu davalarla tanıdı. Hiçbirimiz birbirimizi tanımıyorduk. Tam 11 avukattan ibaret kaldık, başka kimse bizimle birlikte çalışmadı zira bu davaları üstlenmek demek maddi açıdan bir sıkıntıyı göze almak demek çünkü bu davalardan ücret almıyorsunuz. Artı, bu davalar zamanınızı o kadar meşgul ediyor ki başka bir davaya da bakamıyorsunuz. Onun için bu davaları başka avukatların üstlenmemesini de bu açıdan baktığımız zaman mazur görebilirsiniz. Bu çok özveri isteyen bir de aynı zamanda cesaret isteyen bir görevdi çünkü öyle bir dönemden geçtik ki bugün Recep Tayyip’in estirdiği havanın benzerini o gün askeri yönetim de estiriyordu. Üniversiteler susmuştu bugünkü gibi. Siyasi partiler herhangi bir tepki vermiyordu. Sivil toplum örgütlerinden ses çıkmıyordu. Tek sesini çıkaran 11 tane avukattı ortada. Başka arkanızda da kimse yok. Ama onlar da bizim arkamızda bir güç var diye düşünüyorlardı heralde. Şöyle düşünüyorlardı “Bunların arkasında bir güç olmasa bu insanlar nasıl böyle bir görev yapabilirler, yapıyorlar” diye düşünmüşledir. Galiba bu sorunuzun da cevabı bu. (Gülüyor) Bu kadar.

Savunmaları nasıl hazırlandı? Hazırlık süreci nasıl geçti?

İki türlü savunma yapılır. Birinci savunma Denizlerin, Hüseyin ve Yusufların hazırladığı siyasi savunmalardır. Benim uzun süren meslek hayatımda gördüğüm ve yaşadığım en mükemmel savunmalardı. O savunmaları sırayla sunuyorlardı duruşma salonunda ve salonda çıt çıkmıyordu. Oradaki o hakimler, Ali Elverdi dışında çünkü Ali Elverdi’nin kafası hiç çalışmıyordu, hiçbir şeyi anladığı da yoktu. Böyle göz gezdiriyordu ama savcısı, diğer hakimleri, duruşma hakimi, diğer dinleyiciler, gazeteciler  herkes çıt çıkarmadan dinliyorlardı. Biz de dinliyorduk, çok şey öğrendik. Onların araştırmaları, derlemeleri, bilgileri karşısında hepimiz şaşkına düştük. O savunmalar mükemmel siyasi savunmalardı. Bizimkisi, Halit Ağabey diyoruz kendisine hakikaten o sıfata sonuna kadar layık bir insandı, onun önderliğinde biz teknik savunmalar yapıyorduk. Biraz evvel anlattığım gibi bu olayın 146.maddeye girmeyeceği, sadece çetecilik suçlamasından ibaret kalacağı ve bundan ceza verilebileceğini anlatmaya çalışıyorduk. Bunu anlatırken de yargıtay içtihatları, yaşanmış olaylar, emsal davalardan örnekler veriyorduk. Savunma bunun üzerine kurulmuştu ve doğruydu. Bugün de doğru, o gün de doğruydu. Hazırlık bu şekilde yapıldı.

dggggg

Her ne kadar idam cezası ile yargılanıyor olsalar da o günlerdeki durum nasıldı?

Ben sizi şöyle bir anektod ile cevaplandıracağım. Tabi bu infazlardan sonra ben gözaltına alındım. Gözaltına alındığımda beni, Kontrgerilla diye kendilerini tanımlayan kurumun karargahına götürdüler, gözlerimiz bağlı. Orada, o günlerde Ankara Merkez Komutanı olduğunu öğrendiğim Yaşar Başaran diye -ismi hiç unutmuyorum- bir albay karşıma çıktı. Aynen şunu söyledi “Siz ne yapacaktınız savunarak” dedi. “Onların hükmü yakalandıkları gün verilmişti.” aynen söylediği bu. Tabi bunu infazlardan sonra söylediler. O günlerdeki hava, şöyle söyleyeyim -tabi siz o günleri yaşamadınız- benim yazıhanemin girişinde bir çiçekçi vardı. Çiçekçi bir gün yolumu kesti ve dedi ki tabi biliyorlardı o davalara girdiğimi “Ya  avukat bey, bu çocuklar hiçbir şey yapmadı, gelseydi ben onu saklardım.” Çiçekçi söylüyor yani bunu özel olarak. Dediğim gibi toplum üzerine öyle bir ölü toprağı serpildi ki hiçkimse tepki koyamıyordu. ‘Tepki koyamıyordu’ derken bizim toplumumuza da bir projeksiyon tutmak lazım. Bizim toplumumuz 600 yıl bir hanedana biat etmiş, tabir yerindeyse kul olmuş, kulluk zihniyetinde yaşamış bir toplum. Daima güce tapmış. Gücü, egemeni kendisi için saygıdeğer görmüş, biat etmiş. O zamanki güç de işte 12 Mart’ın generalleri ve toplum onlara biat ediyordu. Bunun için ne başını kaldırıyordu ne tepki gösteriyordu. Herkes böyle ‘bana dokunmayan bin yıl yaşasın’ düşüncesi içerisinde hayatını sürdürüyordu. Toplum bu.

Peki bu dava sürecinde hiç idam edileceklerini düşündünüz mü?

Başlangıçta bir hukukçu olarak bakıyorsunuz olaya. Hukuki olarak baktığınızda böyle bir olaydan bir idam çıkacağını düşünmek mümkün değil. O zaman siz kanunu kitabı şöyle kenara bırakacaksınız, adamlarla yumruk yumruğa geleceksiniz. Çünkü başka türlü düşünemezsiniz, hukuk adamısınız. Hukukça bakıyorsunuz olaya. 18 idam çıktı biliyor musunuz? 3 idam değildi, mahkemede 18 kişinin idamına karar verildi. Biz o zaman aramızda düşünüyoruz ne yapalım diye. Dedik ki, biz bu davalara devam etmekle, bunların hukuksuzluğuna, haksızlığına meşruiyet kazandırmış oluruz. Biz davalardan çekilelim. Bu görüş öne sürüldü, benim ve bazı arkadaşlarımın da görüşü şöyleydi, eğer biz çekilirsek, yarın/ileride avukatlar yüzüstü bıraktı derler. Bu çarpıtmaya son derece müsait bir olay. Onun için biz görevimizi sonuna kadar yapmak zorundayız. Sonunda bu görüş ağır bastı. Yargıtay aşamasında 3 idamda kaldı, 15’i mübbete çevirildi.
Bir gün duruşma başlamamıştı, duruşma hakimi ile mahkemelerin bulunduğu bahçede karşılaştık. Bu insanlar verdikleri karar dışında son derece medeni ve saygılı bir davranış içerisindeydiler. Yani bugünkü Silivri Mahkemeleri’ndeki hakimle hiç alakaları yok. Gayet kibar dinliyorlar, sorularınızı soruyorsunuz, cevaplıyorlar, yazdırıyorlar, nezaketi hiç elden bırakmadılar. Dışarıda da mesela hal hatır soruyorlar, sohbet ediyorlardı. O arada, ceza arabaları içerisinde Denizler getirildi. Deniz de benimle duruşma hakiminin bahçede konuştuğunu görmüş, ziyaretimde dedi ki -Hakim Albay Ahmet Bey idi- “Hakim Albay ne diyor?”  yani onlar da bir ümit içerisindeydiler. Tabi bu arada mahkemeden idam kararı çıkınca önce mahkemenin savunmaları dikkatle dinlemesi, zabta geçmesi, ifade özgürlüğü konusunda çok rahat davranması bize aslında umut verdi. Bu insanlar da hukukçu, -Ali Elverdi dışında-  bu hukuk adamlarından idam kararı çıkmaz diye düşünüyorduk ki, idam kararı çıktı. O gün sürpriz oldu bizim için. Yalnız çocuklar, gittiğimizde hep şunu söylüyorlardı “Onların kararı bizi idam etmek”. Biz böyle bir kanımız olsa bunu söylemezdik ama işin doğrusu böyle bir kanımız da yoktu. İdam kararı çıkınca Denizlerde şöyle bir tavır gelişti dediler ki “Biz bunların astığı iple ölmek istemiyoruz” diye düşünmüşler. -O da vefat etti- Can Yayınları’nın sahibi Erdal Öz’e bunlar haber uçurmuşlar, Erdal Öz ile hep kitap getirirdik biz çocuklara okumaları için. O kitabın içerisine zehir istemişler. Tabi ben zehir istediklerini bilmiyorum. Deniz bana dedi ki, “Ağabey Erdal’a söyle, bize bir emanet gönderecekti, onu göndersin” dedi. Emanet deyince ben yine kitap diye anladım. Açık konuşulmuyor zaten etrafımızda dinleyenler var. Erdal’ın o zamanki Zafer Çarşısı’ndaki kitabevinde buluştuğumuzda Deniz böyle bir şey istiyor dediğimde Erdal açıkladı bana. “Deniz benden kitap içerisinde zehir istiyor, ben nasıl gönderirim!” dedi. Bunu öğrenince biz, o zaman aramızda konuştuk, bu fikirden vazgeçmesini sağlamak istedik ve başardık bunu. Arkasından bunlar ölüm orucuna başladılar. Bu sefer dedik ki “Bunların amacı sizi sürükleye sürükleye sehpaya çıkarmak ve orada “Bakın korkudan sehpada duramadılar” diye sizinle oluşan efsaneyi böylece söndürmek istemeleridir. Sizin bunu yapmaya hakkınız yok” Bunu söyleyince ki Halit Ağabey de, beraberdik, ondan da vazgeçtiler. Sonuçta bu sorunuzun cevabı olarak bunlar kendilerine idam kararı verileceğini ve infaz edileceğini ama kaç kişinin gideceğini bilmiyorlardı.

5 Mayıs 1972 gecesi ve 6 Mayıs 1972 sabahından biraz bahseder misiniz?

Bizim yargıtaya tashih-i karar talebimiz vardı, karar düzeltme adında. Ayrıca TBMM’ye de müracaatımız vardı. Bunların daha sonuçları alınmadığı için biz aslında o sonuçları bekliyorduk. Mesela yargıtaydan tashih-i karar talebimizin müsbet veya menfi, olumlu veya olumsuz bir karar olarak elimize gelmesi lazımdı. Bu nedenle de biz o geceyi beklemiyorduk. Bir de 6 Mayıs İslam alemi için biraz kutsal bir gündür. Böyle bir günde de böyle bir kan dökeceklerini hiç aklımıza getirmedik açıkçası. Ama 6 Mayıs, 5’i 6’ya bağlayan gece, sanırım saat 02:00 ya da 03:00’tü, kapım vurulduğunda birden dedim ki “Eyvah! İnfaz için geldiler” ve nitekim baktım, asker orada. Baya bir ekip gelmiş almaya, “Sizi cezaevine götüreceğiz” dediler. Şimdi “cezaevine götüreceğiz” dediklerinde iki şey akla geliyor, ya ben hapse götürülüyorum ya da cezaevinde infaza götürülüyorum. Hiçbir şey sormadım “Tamam” dedim, bindik bir askeri cipe. O zamanlar sıkı yönetim hala sürüyor, gece sokağa çıkma yasağı var, sokaklar bomboş. Yolda telsizle haber verdi, “Biz emaneti aldık geliyoruz” yine anlamsız bir laf tabi, aynen konuşma böyle. Cezaevine gelip de ortalığı görünce anladım çünkü etraf çevrili, görseniz böyle ışıklar yanıyor, sanki çok büyük operasyon yapılıyormuş gibi bir hava var. Biz orada içeriye alınırken, Halit Ağabey’i de getirdiler, ikimiz. Halit ağabeyin ben adını unutmadıysam, doğru söylediysem, teskin edici bir ilaçmış, o ilacı vardı yanında. O sahneye dayanamam veya psikolojik olarak sıkıntıya düşerim diye ilacı yanındaymış onu dahi vermediler kendisine. İçeriye girdik, tabi bir sürü asker orada, sivil olarak o zamanki ‘Ankara İnfaz Savcısı’ Sami Bey -soyadını hatırlamıyorum şimdi- o var. Mahkeme heyetinden hiçkimse yok. Sadece ‘Ankara Sıkı Yönetim Komutanı’ olan kişi var, hiç gözümün önünden gitmiyor sırtında parkası, ağzında hiç sönmeyen sigarası. Bütün infazlar boyunca adamın ağzında sigara, af buyur, eli kıçında duran bir adam. İçeriye girdik, sehpa kurulmuş. Bu olay Ankara Merkez Cezaevi’nde, şimdi cezaevi olmaktan çıktı artık müze görevi yapıyor, onun avlusuna kurulmuş. Baş gardiyan odasında, savcı ve gardiyanlar, subaylar, askerler, görevliler orada. Biz infaz için geldiğimizi anladık ve dedik ki “Biz çocuklarla görüşme yapmak istiyoruz”. İşin doğrusu Deniz’i zaten o gardiyan odasına getirmişler. Gardiyan odası, sehpanın kurulduğu meydana bakıyor, penceresinden görülüyor sehpa. Önce Deniz’le görüştük. Sonra Hüseyin’le, Yusuf’la görüştük. Onlar da dediler ki “Biz de arkadaşlarımızla görüşmek istiyoruz”. Buna önce karşı çıktılar sonra dedik ki “Bu tarihsel bir davranış biçimidir, idam mahkumunun son arzusu daima yerine getirilir. Eğer siz bunu yerine getirmezseniz hepiniz vebali altında kalırsınız.” deyince, geri adım attılar. Bunları görüştürdüler. Ve Deniz ile, malesef, infaz başladı.

Dakikalarca acı çektiğini söylüyorlar asılma sırasında?

Şehir efsanesi derler ya, ürettiler onu. Bir masa var, masanın üzerinde sandalye var. Sandalyeye çıkıyor Deniz. Deniz uzun boylu ve cüsseli bir kardeşimiz. Sandalyeye çıktıkları zaman tabi onun ağırlığıyla, boyuyla o sandalye boyu ayakları kapattı masaya değdi. Masaya değdiği zaman zannettiler ki o orada can çekişiyor. Halbuki o sandalye, çektiği zaman kırt diye bir ses çıkıyor. Buradaki o şey gidiyor. O anda bitiyor zaten. Masa da çekildi zaten altından, oradaki doktorun tecrübesizliği yani açıklama da yapmadı. Şöyle diyeyim ben yıllardır kurban diye bir olayı tanımıyorum, kesmiyorum ama çocukluğumuzda kurban kesilirdi bizim evimizde de. Kurban kesildikten sonra kesilen başı ayrıldığı halde kurbanın vücudu oynar. Bu ölmediği anlamına gelmiyor ama vücudundaki damar ve kaslar hareket halinde oluyor. Denizlerin de vücutlarında o seyirme olunca bunlar zannettiler ki ölmedi, yok efendim kalındı. Bunların hepsi laf. Başka bir şey daha söyledi, onu da düzeltmem lazım. İşin doğrusu hakkaniyeti elden bırakmamak adına, yaptıkları zaten yeteri kadar çirkin. Başka çirkinlikleri de ekleyerek hiç olmazsa üzmemek için insanları söylemek istiyorum. “Çocuklar asılırken birbirlerini seyrettirmişler” diye bir hikaye var, doğru değil. Deniz infaz edildi ve ipten indirildi, alındı ve oraya Hüseyin geldi. Hüseyin de aynı şekilde beyaz gömlek giydirildi, konuşuldu o infaz edildi ama sesleri hepsi duydu. O çocukların, o gecenin sessizliğinde kalkıp da söyledikleri, Deniz’in söyledikleri “Yaşasın…” sözleri, o sözleri gerek koğuştakiler, gerek bu çocuklar, gerekse o mahalle duydu yani yüksek sesi ortada, Sesleri duydular, konuşmaları duydular ve ne dediler biliyor musun? Mesela Hüseyin de Yusuf da önce Deniz’i dinledi. Sonra Yusuf, Hüseyin’i ve Deniz’i dinledi en son Yusuf dedi ki “Ağabey, işte biz ölüme böyle gideriz” Müthiş bir laf, o gece söylenebilecek en büyük laflardan birisi. Bir tanesi de, Deniz, ilk infaza giderken… Yani bunu anlatmak zorundayım ve siz de inanmak zorundasınız. Yaşandı çünkü bu. Bir insan ölüme gidiyor ve gülerek “Haydi bana Eyvallah!” diyor. Aynen böyle, bunu dedi bu çocuk, gözleri gülerek. Bunu hiçkimse yapamaz. Bir şeylere bağlamak istiyorum, ben bu olaylardan önce bir Yunanlı yazar vardır, Themos Kornaros diye. Onun “Haydari Kampı” diye bir kitabı vardır. Eğer bir gün elinize geçerse okuyun, Yunan iç savaşını anlatır. Yunan iç savaşındaki devrimcilerin, komunistlerin, faşistlerle olan mücadelesini anlatır. Bu çocuklar bu insanlar Almanları kovmuşlar ama gelmiş kral ve bunları ezmeye kalkıyor ve bu çocukların mücadelesini anlatıyor. Bu mücadeleyi okurken ben oradaki yiğitlikleri görünce hayıflanıyordum, “Ya, Yunanistan’da bu kadar yiğit insan varmış, bu insanlar, bizde bu kadar yiğitlikler olur mu?” diye hayıflanıyordum. İşte o çocuklar, o gece “Hadi bana eyvallah” diyen güler gözlerle ölüme giden genci görünce o hayıflanmam da son buldu.

Bir şey daha merak ediyorum, Deniz Gezmiş’in idamından sonra ailesiyle hiç görüştünüz mü? Mektup yazmıştı ailesine bıraktığı!

Tabii tabii. Sonra biz o mektupları kendilerine teslim ettik. O cezaevinde infazdan önce yazdığı mektuplardı. Tabii o gece sabaha kadar hep beraberdik. Cemil amcayla(babası) görüşüyorduk. Yusuf’un babasıyla görüşemedik, onlar Ankara’da kaldı, ben İstanbul’da olanlarla görüşüyordum. Hüseyin’in babası İstanbul’daydı onunla görüşüyordum; abisi ve kardeşi Bora. Böyle sürdü ilişkilerimiz.

Uzun bir süre 70’li ve 80’li yılları konuşmak adeta sessiz bir mühür yemiş gibiydi. Bu durumu nasıl karşılıyorsunuz?

Size bir şey anlatacağım. Bir gün buraya üç tane genç çocuk geldi, 11 – 12 yaşlarında. Daha evvel gelmişler benimle görüşmek istemişler fakat sekreter olsun, eşim olsun “Ne konuşacaksınız?” deyince söylememişler. Sonra gelince dediler ki, “Bu üç çocuk gelip gidiyor, seninle görüşmek istiyorlar, gelsinler mi?”. “Gelsinler” dedim. Üç tane pırıl pırıl çocuk. “Buyurun” dedim “çocuklar, ne istiyorsunuz?”. “Avukat Bey, siz Deniz Gezmiş’in avukatlığını yapmışsınız.” Bakın, aynen yaşadığım olay bu. “Bizim bu konu ile ilgili soracaklarımız var, bize zaman ayırır mısınız?” Önce tereddüt ettiler içlerinden hangisi konuşsun diye sonra içlerinden birisi cesaret etti konuştu. Fakat ben de o gün Bursa’dan duruşmalardan geldim saat 16:00, 16:30. “Çocuklar, tabi ki size zaman ayırırım ama size doğru bir zaman ayırmam lazım. Bütün sorduklarınıza cevap verecek kadar zaman olması lazım ve benim de biraz dingin olmam lazım. Ben şu an yorgunum, size bir tarih versem o tarihte gelebilir misiniz? Öğrenciyseniz hangi saatlerde okuyorsunuz?” dedim. Gün belirledik, geldiler çocuklar ve bakın 11 – 12 yaşındaki çocuk bana Deniz Gezmiş’i ve arkadaşlarını soruyor. Birisi dedi ki “Ağabey” dedi, -bazen amca diyor bazen ağabey diyor artık bir hitap tarzı tutturdular gidiyor- “Biz, Deniz Gezmiş olabilir miyiz?” soru aynen böyleydi. “Elbette olursunuz ama yaşayan Deniz Gezmiş olun. Size önce Denizler’in yaptığı hatayı anlatayım, siz o hatayı yapmayın. Gidip okullarınızı bitirin. Hem kendinize hem çevrenize yardım edebilecek, üretebilecek konumlara gelin ve gerekirse fikirlerinizi siyasete taşıyın. Bu mücadelenizi öyle yürütün. Bu 68 kuşağı zamansız ve yersiz olarak kendini harcadığı ve tükettiği için karşısındakiler bugün bizleri yönetiyorlar. Siz bu hatayı yapmayın” dedim. Bunu, şunu anlatmak için anlatıyorum, hani ne kadar sessiz ve üstüne örtü örtseler de insanlar bir şekilde ulaşıyorlar, ulaştıkları zaman da peşini bırakmıyorlar. Ben Ankara’da avukatlık yaptıktan sonra Antalya’da avukatlığa başladım. Oraya gittiğimde kimseye “Ben şuyum, ben buyum” demedim, denmez de zaten. Bir gün yol üzerindeki bir istasyondan benzin alıyordum. Benzin alırken o zaman bir şey yapıyorduk, ismimizi de söylüyorduk. İsmimi söylediğimde adam kafasını kaldırdı, “Siz Deniz Gezmiş’in avukatı değil misiniz?” dedi. Yani bu bir şekilde karşınıza çıkıyor ve şunu görüyorum ben, bugün, dikkat edin her yerde ‘Deniz Gezmiş Parkı’ açılıyor. Bu parklarda insanlar buluşuyor, görüşüyor. Yani o şeyin ne kadar üstünü örtseler de o örtü kalmıyor, yırtılıyor atılıyor.

Gençlerden neler bekliyorsunuz peki?

Her şeyden evvel doğru zamanda, doğru yerde ve doğru adımları atmalarını bekliyorum. Bütün dileğim budur. Çünkü bu aynı zamanda devrimciliğin kriterleridir. Devrimci; bilir ki savaşın yerini, zamanını ve silahını kendi seçen insandır. Karşısındakine bırakmaz. Gençlerimiz kendilerini harcatmasınlar çünkü herbirisi bizim için değerli, herbirisinin yapacağı işler var ve ne zaman harakete geçeceklerini ne zaman geri çekileceklerini ne zaman bekleyeceklerini hep düşünerek haraket etsinler. Heyecanlarıyla ve duygularıyla haraket ettiği zaman insanlar hep hata yapar. Aklını hep önüne koysunlar, akıllı haraket etsinler.

*Röportajın ses kaydı arşivimizde mevcuttur.

 

1 yorum var

Bir yorumda siz bırakın