Bilgi paylaştıkça çoğalır

Geceydi. Ağustos’un 22. gününün gecesiydi. Siyahın her tonu gökyüzünde mevcuttu. Deniz
ve kumsal, günübirlikçi misafirlerinden arınmıştı. Dalga sesleri bir yandan ruhumu okşuyor,
bir yandan da beni senfonisine dahil etmeye çabalıyordu. İki haftadır bu kasabada
olduğum ve hiçbir insanla adamakıllı bir muhabbetim olmadığı gerçeği her seferinde
aklıma gelirdi. Yine aynı acayip duyguları tekrar anımsadım bir an. Gerçi şehirdeki gündelik
heyecanlarımda da tek kişiydim. Yani kendi açımdan farklı bir günü ve onun gecesini
yaşamıyordum.

Elimde şarjı aza düşmüş telefonum ve belki bu serin gecede içimi ısıtacak şarkılar
dinlerim niyetiyle yanıma aldığım kulaklığım vardı. The Smiths şarkıları bu geceye yakışan
yerinde, hemen yanı başımdaydı. Bu vakte kadar her şey (kendimce) normaldi. Her şey, her
zamanki senaryosunda itinayla oynanıyor ve seyirci de (Seyirciden kastım etrafımdaki
bütün cansız varlıklar; taşlar ve ağaçlar ve gökyüzü ve yıldızlar.) aynı oyundan gayet
memnun görünüyordu. Yalnız bir adam, serin ve renksiz bir gece ve birkaç hüzünlü şarkı.
Ne de mükemmel bir tablo.

Bir süre sonra, gözümü kamaştıran fenerin ışıkları hizasından, bir kadının bana doğru
yaklaştığını gördüm. O sıra benden başka kimseler yoktu sahilde. Buna emindim. Sadece
dalgalar kalabalıklaştırıyordu beni biraz. Çıkardığı gürültü tıpkı insanlarınkine benziyordu.
Şiddetini artırmış, ayakuçlarıma kadar uzanıyordu kolları. Yanıma geldiğinde, karanlıkta
tam seçemediğimi fark ettiğim beyaz, uzunca bir elbisesi vardı üzerinde. Saçları dümdüz ve
tel tel bağımsızdı birbirinden. Üstelik siyahtı da. Yüzü, denize uzanan yakamoz kadar parlak
ve beyazdı. Gülümseyerek, küçük bir selamıyla birlikte yanıma oturdu. Onu yakın hissettim
kendime ister istemez. Yalnızlığım en azından buna mahal verebilmişti.

İçimizde beslediğimiz birbirimize-yabancılık-hissimiz, bir şeylerin konuşulmasına izin
vermedi o sıra. Birkaç dakika bu hislerin esiri altında kaldık. Sonrasında esaretten kurtulan
ilk o oldu. “Dalgalar da tıpkı yaşamaya geldiğimiz günlerimiz gibi değil mi? Bizden bir şey
bekler, bir şeyler ister gibi uzatırlar kollarını kıyıya. Sonra utangaçlıkları ve alabildiğine
sessizlikleriyle geldikleri yerlere geri dönerler. Aynı şekilde de bir daha tekrar geri
gelmezler. Çünkü içinde barındırdıkları güzellikler bir diğerinde aynı şekilde olmaz. Belki de
hiç olmaz. İşte günlerimiz de tıpkı onlar gibiler.”dedi. Şaşkın ve ne olup bittiğini henüz
anlamamış bir salaklıkla gülümseyerek karşılık vermeye çalıştım. Bir şeyler demek istedim
belki ama kulaklarımın daha önce işitmediği böylesine alışılmadık cümlelerin üzerine,
kendi cebimden konuşmayı haketmiyordum.

Kısa bir süre sessiz kaldık. Ayın deniz yüzeyindeki dansını, oluşturduğu ufuksuz beyaz
yolu izledik. Zaman bizden saniyeleri, dakikaları alıp götürdü. Nefes alıp verişlerimiz, dalga
sesleriyle birlik olup bize tatlı bir hüznü emanet etti. Biz de onu güvenle içimizde taşıdık,
gözlerimizde kamaştırdık. Bir şeyleri konuşma sırasının artık bana geldiğini düşündüm
sonra. Önce başımı, sonra geri kalan bütün vücudumu ona doğru çevirdim. Hayran gözlerle beni süzen bu beyaz yüzde, kendimi tanımlamaya çalıştım. “Kim olduğunuzu, adınızı ve
neden yanımda oturuyor olduğunuzu bilmiyorum. Benim gibi kendi halinizde bir yaşam mı
sürersiniz yoksa diğer herkes gibi kalabalık meclislerde mi ömür tüketirsiniz bilmiyorum.
Sahile gelmeden önce, evimden çıkarken küçük bir düşte bulmuştum kendimi. Birkaç
saniyeme, saatleri sığdırabildiğim bir düşte. Farklı bir sesi, farklı bir gülüşü ya da farklı bir
hayatın canlısını tanımak, duymak, görmek istemiştim. Diğer insanlar gibi olamadığımın
verdiği tedirginliği, belki bu sahilde bırakıp dönebilirdim ait olduğum yere, demiştim
içimden. Söyler misiniz lütfen, sizi bana getiren güç neydi?” dedim. Birkaç dakika sorgulu
gözlerimi tek bir hamlede yatıştıracak bir söz arar gibi bakındı etrafına. Ardından bir şeyler
söylemeye çalıştı. “Bir şarkıda kesişmiştir belki yolumuz. Olabilir mi sizce? Bakın bu şarkıda
mesela. Karşılaşmamız tam da bu şarkının huzurunda oldu. Yanınıza geldiğimden beri
çalıyor. Bitiyor, sanki bizim için tekrar baştan başlıyor.”dedi. Bunları söylerken içindeki
müthiş güven ve rahatlık hissini, parıldayan gözlerinde fark edebilmiştim. Sonra
oturduğumuz yerin birkaç dakikalık yürüyüş mesafesi uzağındaki kafeden sesi gelen şarkıya
takıldı kulağım. “Sahil şarkısı” tamlamasına uyacak bir şarkıydı. (Böyle bir tamlama
gerçekten var mıydı lügatimizde?) Dünyaya ait olan bir güzelliği daha keşfetmiş, kendimi iyi
hissetmiştim. Şarkının adını sordum, o da “Green Grass” dedi. Ardından da ekledi. “Tom
Waits’e ait bir şarkı ama şu an seslendiren Cibelle” dedi. Gülümsedim. Şarkının beni alıp
götürdüğü yolda ilerlemeye devam ettim. Bu sefer tek değildim, yanımda bir güzellik daha
vardı. Esrarengiz bir güzellik. Adını bilmediğim bir güzellik. O yolun hiç bitmemesini, sürekli
uzadıkça uzamasını diledim içimden.

Fakat her güzelliğin bir şekilde yok olacağı gibi bu güzellik de yok olmuştu bir süre sonra.
Şarkı kendini bir kere daha yenilememişti. Tek bir şarkının içine sığdırılmış o gizli büyü
bozulmuştu. Sessizce yanımdan kalkmış, tek bir kelime dahi etmeden, geldiği yöne doğru
adımlarını atmaya başlamıştı. Arkasından bağıramamıştım, bir şeyler diyememiştim. Adını
da bilmiyordum üstelik. Evden çıkarken kendimi içinde bulduğum düşten uyanmıştım
sanırım. Bu dakikadan sonrası acı dakikaları teker teker yaşamaktı. Alışkın olduğum bir
başına duygularıma geri dönecektim demek ki. Bir kere daha erken kaybeden olmuştum.
Günler birbirini kovaladı. Heyecanlarım, umutlarım hep bir öncekilerinin gölgesinde kaldı.
Sahiden de olanlar onun dediği gibi gelişmişti. İçinde bulunduğum bir günüm, ertesi günüm
gibi olmamıştı. Onu beklediğim hiçbir gece, ilk karşılaştığımız gece gibi olmamıştı. Ondan
bana kalan tek şey, birkaç afili cümle ve beni kumsalın bağrında bütünleyip huzura sarıp
sarmalayacak bir şarkı olmuştu. Yine aynı umutlarımın, heyecanlarımın son damlasına
kadar tükendiğini fark ettiğim güneşli bir Pazar gününde, şehirdeki bana ayrılan heyecansız
hayatıma geri döndüm. Zaman bir şekilde geçip gitmişti. Hayatın üzerimde oynadığı bir
oyuna daha şahit olmuştum. Bir sonraki oyunu dram türünden mi olurdu yoksa acıklı
güldürü mü bilemem.

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın