Bilgi paylaştıkça çoğalır

Benim adım Salinger. Kitaplarımın kapağında yer alan, adımın J.D. kısaltmasına dahi girmek istemiyorum şimdilik. Ne gereği olur ki? Buraya nereli olduğumu, nasıl doğduğumu, ailemi, ya da herhangi gereksiz bir şeyi anlatarak; sizlerin “İyi de dostum, bunlardan bize ne?” gibisinden sert çıkışlarda bulunmanıza izin vermeyeceğim. Çok bilmişlerin (hoş, gerçekten de bilmişler midir bilinmez) yaptığı gibi atıp tutma laflarla sizlere öğütler vermiş gibi de görünmeyeceğim. Tek isteğim, herkesin herkesle dostmuş gibi davranıp, yüzlerinden samimiyetsizliğin kara sularını hiç fark etmeden döktüğü bu basit yaşantılarında, biraz olsun Holden’ı dinlemeleri gerektiğini söylemektir.

1951 yılında bir roman yazdım. Bu romanımın ilk 6 bölümünü, katıldığım 2. Dünya Savaşında seyrek de olsa tamamlayabildim. Savaş sonrası bütün dünyanın birbirine ateş püskürüp, insan oluşlarının verdiği hırs küplerini taşıra taşıra bütün nefretini ortaya saçtığı yıllarda, ben sadece çocukluğumu yazmayı istedim. Evet! Sakın buna şaşırmayın. Çünkü onca vahşetin, zulmün ortasında; aramızdan birinin çıkarak iyi niyetli bir günü bütün dünyadan isteyecek kadar yürekli olmayı bilmesi gerekiyordu. Haliyle böylesi masumca bir düşüncenin ürününü, yıllar sonra “Çavdar Tarlasında Çocuklar” adındaki romanımla alabildim. Kitabımın yayımlanmasından iki yıl sonra bir lise röportajına yaptığım açıklamada ise aynen şöyle diyecektim:

“Çocukluğum o kitaptaki oğlanınkine çok benzer geçti. İnsanlara bundan bahsetmek büyük bir ferahlama getirdi”

Tekrar soracak olursanız, evet, içime gerçekten büyük bir ferahlık gelip oturmuştu. Çocukluğumda çoğu şeyden keyif duymayan, hemen her şeyi sorgulayan, her hususta  biraz olsun akıllıca davranmak gerektiğini düşündüğüm için olacaktır ki; aksi, aylak, insanlara karşı karşıt bir çocuktum. Birkaç kez okuldan kovuldum. Derslerimde de başarılı bir öğrenci değildim. Disiplin cezaları birbirini kovalar dururdu. Başladığım birçok okulda kalıcı olmayı başaramadım. Hatta bir ara babamın isteği üzerine et ithalatı öğrenmek için Viyana’ya gittim. Sevmediğim bir işi, bütün baskılara rağmen yapacak değildim elbette. Düşüncelerim buna mahal vermezdi. Bu yüzden burada da kalmak istemedim.

Romanımda anlattığım başkahramanım Holden Caulfield’de, tamamen kendi çocukluğumu üzerinde yaşayarak görmeyi istedim. Bunda ne derece başarılı oldum bilmiyorum. Kitabımı okuyan herkesin beni aramak için yollara düştüğünü gördüysem, demek ki insanlara mesajlarımı bir şekilde iletebilmişim. Peki ya sonrası?

Çok elit bir kolejin hazırlık sınıfından atılacak kadar tembel, hemen o şehri terk etmek isteyecek kadar cesur, yaşantısı hakkında kesin bilgileri ağzından çıkaramayacak kadar güvenilmez olan on altı yaşındaki bir çocuğun, aynı zamanda; dönüp dolaşıp tekrar tekrar yitirilmiş sadakat duygusundan dert yakınmayı bilmesi, yetişkinlerin kendine göre saçma ve gülünç gelen yanlarından usanmışlığını dik bir kafalılıkla dile getirmesi, kendi ikiyüzlülüğünü de hiç çekinmeden ortaya koyacak kadar içten olması etrafınızda rastlayabileceğiniz herhangi birinin içinde ne kadar barınabilir ki? Sorarım size. Lütfen işi önce kendinizi tanımakla başlayın. Böyle bir soruya verecek gerçek bir cevabınız varsa, lütfen bana bir mektup yazın ve göğe doğru mektubunuzu sallayın. Ben onu, 40 küsür yıldır insanlardan kaçıp da, münzevi bir hayat yaşadığım dağ evimden çıkıp, mutlaka sizden alıp okuyacağım. Ve içimden:

“Bu sefer oldu Salinger. Gerçek ve asil bir insanla karşı karşıyasın. Yeryüzü için ne kadar da iyi niyetli bir gün böyle!” diyebileceğim. Benim için saklandığım yerden çıkmak, insanlığın suratına yüreklice bakmak vakti, artık gelmiş demektir.

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konuTanımlanamayan: AŞK
Sonraki konuBir MFÖ Masalı
ama arkadaşlar iyidir. (tabutta rövaşata-1996)

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın