Bilgi paylaştıkça çoğalır

Benim hikayem 1903 yılında başlıyor. Moda doğumluyum, İstanbul’u da severim herkes gibi.
Muhterem validem, kızı olsun istemiş olmalı ki adımı ben doğmadan koymuşlar ‘’Mualla’’. Hayallerindeki evlat olmayı daha doğarken kaçırmışım sanırım…
En erkek halimle doğdum ama onlar Mualla’ dan vazgeçmediler, sadece Fikret’i eklediler, iyi de oldu… Severim Fikret adını.
Futbolu da çok severdim Galatasaray Lisesi’nde öğrenciyken, hikaye buradan sonra biraz benim aleyhime gelişti aslında.
12 yaşımda ayağımı kırdım topal kaldım. Okulda kaptığım İspanyol gribini eve taşıyınca anneme bulaştırdım. Ben dayandım ama annem kaldıramadı.
Bu bende büyük bir sarsıntıya neden oldu. Annemin ölümünden hep kendimi suçladım.
Bir süre sonra babam rahat rahat evlenip boşanabilmek için beni başından attı. Bu, aristokrat jargonunda ‘yurtdışına eğitime göndermek’ olarak dillendirilir.
Ama babam beni başından savmıştı bu kesin. İsviçre’ye mühendislik okumaya gittim. Pek de sevmedim açıkçası.
Resimle tanışmam bu yıllara dayanır. Babam Ekrem Bey’in işleri bozulunca parasal desteğini, yani velhasıl elini eteğini çekti benden.
Dönemin konsoloslarından maddi destek aldım ve Almanya’ya resim eğitimi almaya gittim. Başlarda her şey güzeldi.
Hale’yi de o zamanlarda tanıdım işte… Nasıl oldu hiç farkında değilim alkolle çok içli dışlı olmuşum.
1928 de Almanya’da alkol bağımlısı olduğumdan tedavi gördüm. Paralar suyunu çekince İstanbul’a geri döndüm.
Galatasaray Lisesi’nde resim dersleri verdim. Bilmem bilir misiniz? Lüküs Hayat Opereti’nin kostümlerini ben çizdim.
Nazım Hikmet’in ‘Varan 3’ adlı şiir kitabını resimledim ama alkolü bırakamadım, Hale’yi de unutamadım…
Alkolü o kadar bırakamadım ki, beni bir nevi himayesine alan Salah Cimcoz’la bile aram bozuldu.
Herkes ile aram bozuldu, o kadar ki kendimle bile aram bozuldu, sinirlerim bozuldu…
Sinirlerim o kadar bozuldu ki Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde tedaviye başladım.
Oda arkadaşı vardı yanımda Allahtan, adı Tevfik… Neyzen Tevfik, evet evet Neyzen Tevfik oda arkadaşımdı benim.
Sonra babam öldü, yüklü bir miras bırakmış arkasında, İstanbul’da ne var ne yok sattım ve güzel olacağını sandığım Paris yollarındaydım yine.
Ha tabi İstanbul’dan ayrılmadan Abidin Dino’nun isteğiyle 30’a yakın tablo çizdim, sonra da arkama bakmadan gittim.
Başlarda güzeldi her şey, sonra yine savaş… Sanki dünya benim tam da mutlu olacağım zamanı kollar gibi, ne zaman gelsem Münih’e, Paris’e, patlar savaş.
Gitgide para suyunu çekti, yok pahasına satmaya başladım tabloları, e tabi Paris de işgal altında ve ben hala aşığım Hale Hanım’a. Savaş sonrası da bu değişmedi.
Evime gelir oldular, bir paket sigara bir şişe şaraba resim yaptım onlara.
Sergiler açtılar adıma zengin oldular, ben hala alkolün pençesinde ve hala aşığım Hale Hanım’a. Beni Picasso bile sevdi ama Hale sevmedi…
Picasso hatta bir tablomu bile satın aldı ama Hale yoktu. Bir ara Paris’te ünlü bile oldum ama Hale yine sevmedi beni.
Çok sinirlendim hayata ve bırakamadım alkolü. Sonunda 20 temmuz 1967’de bitti hikaye, hoşça kal Hale.
Selam olsun ‘Oturan adamlar’ a, ‘Marsilya’da çalışan Fransız İşçileri’ ne, ‘Baloncu ve Balıkçı’ ya ve hatta hepinize, ben Fikret Mualla.

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın