Bilgi paylaştıkça çoğalır


The Doors, kulağımdan hayallerime doğru yolculuğa çıktığında annemin yeni yıkanmış kıyafetleri asmak için beni çağırmasıyla koyu renk hayallerimin ortasına çamaşır suyu dökülüyor, kahverengi hayallerim açık pembeden beyaza dönüşen dev bir lekeyle ikiye bölünüyordu.

Batılı olmaya çalıştıkça Doğulu mu kalıyorduk acaba?

Ailecek yediğiniz akşam yemeklerinde babanız son dublesini kafaya dikerken, televizyonda rastladığınız öpüşme sahnelerinde kulaklarınızın içine kadar kızarıp kafanızı yemeğe gömmeniz, annenizin alelacele kumandaya koşması, erkek olması dolayısıyla daha özgür hisseden kardeşinizin bambaşka bir konuyla dikkat dağıtmaya çalışması ironik kalmıyor muydu? Yoksa öpüşmek alkolden daha mı ayıptı? Ya da hatayı yemek yerken televizyon izlemekte mi yapıyorduk?

Bu tıpkı, son model bilgisayarınızda Mavi En Sıcak Renktir’i izlerken duyduğunuz ezanla birlikte uzandığınız yatağınızda toparlanmaya benziyordu. Hangisi oluyordunuz ya da hangisine aittiniz, bilemiyordunuz. Hala da ikisi arasında volta atmakla meşgulsünüz.

Yalan mı?

Bu “olmamışlık” daha çok kadınlara çarpıyor. Şayet, ağabeyiniz yahut erkek kardeşiniz var ve aile yapınız “modern Doğulu” kategorisinde bulunuyorsa babanızın biranın tadına bakmak istediğinizde size verdiği “kızlar içki mi içermiş” cevabına takriben erkek kardeşinizin merakını gidermek için “hadi sen erkek adamsın parmak batırmana izin veriyorum” tepkisi aklınızın bir köşesinde takılı kalıyor ve bununla birlikte siz sekiz yaş bedeninizin arkasına saklamak zorunda kaldığınız özgürlüğüne düşkün kadına “sen içki içmemelisin” mesajını yolluyorsunuz.

Oysa o kadınlar olmasa, ne yaparız?

Bu mesaj kimi kadınlarda yoksul bir sinyal gibi ölünceye dek  bir yanıyor bir sönüyor. Kimi kadınlarda da bu sinyal o kadar netleşiyor ki, kulaklar bu sesten, gözler bu sinyalin yaydığı ışıktan kendini kurtaramıyor ve boom! Kıyafeti ne olursa olsun, azara alışkın çocukluğunun gerilerine düşen bu mesaj yüzünden önünü göremeyen kadınlar, erkeğin bir adım arkasında durmayı kendine görev biliyor.

Bunların aksine, sinyalin yaydığı düşük voltaj ya da kör edici yoğunluğa sırtını dönen kadınlar, ayaklarının yere sağlam bastığını hissettikleri an onları çocukluğunda öteleyen eril olguların sırtına dokunup: “Bayım, öpüşmekten utanır mısınız?” sorusunu “en sevdiğiniz renk nedir?” sorusu kadar rahat sorabiliyor.

Peki siz hangi kadınsınız?

Bu soru karşısında verilen amatör tepkilerin aslında öpüşmekten utanıldığından değil, öpüşmenin bahsinin bu kadar legal anlatılmasından kaynaklandığını anladığınız an, durumun daha da vahim olduğunu görüyorsunuz.

Oysa aşk, doğanın insanoğluna bahşettiği en kusurlu ama en müthiş duyguydu. Bu aşkla birlikte büyüyen utanç  hep o “elma”dan mı doğdu yani? Yani Amasya’sından yeşiline, kırmızısından sulusuna hiçbir elmayı yemesek koşabilecek mi iç dünyamızdaki tabulara takılan hikayeler?  Nefes nefese kalıp, terli terli soğuk sular içinceye dek? Yani o elmadan aldığımız minicik bir ısırık mı utanç ve günah tohumları atacak içimize? Salkım saçak büyüyen bir ağaç gibi dallarından günahlar mı sarkacak yüreğimizin?

Yoksa o “elma” olmasa da olacak mı bunlar?

Yoksa tüm bu farkındalığa rağmen utanç, ayakları kendinden henüz alınmış ve sürünmenin ne olduğunu bilmeyen acemi bir yılan gibi çöreklenecek mi kasıklarımıza?

Yoksa, oldu mu tüm bunlar?

Kadınlar,

Öpüşmekten utanmayan adamları sevin.

Şayet bir kadın sevecekseniz, o zaten tüm bunları size anlatacaktır.

Fatma Nur Kaptanoğlu

Bilgi paylaştıkça çoğalır
Önceki konuLaurence Anyways Filminin İncelemesi
Sonraki konuBir Rüya Alemi Olarak ‘Butimar’
Dünya masallarını anlatmakta ünlüymüş. Ünlü dediysek, kendi mahallesinde. Duyumlara göre Tezer Özlü severmiş çokça. Arada Kafkalığı tutarmış, bazen kendi kendine sayıklarmış, bazen de bilinmeyen dillerle konuşurmuş. Edebiyat bitirmiş, öykü yazmış, roman okumuş.

İlk yorumlayan siz olmak ister misiniz?

Bir yorumda siz bırakın